
Yapay zekâ, kadınlar ve dijital gözetimin yeni yüzü
Bir zamanlar gözetlenmek için takip edilmek gerekiyordu. Ardınızdan birinin gelmesi, telefonunuzun dinlenmesi, evinizin önünde beklenmesi, özel hayatınıza fiziksel olarak müdahale edilmesi gerekiyordu.
Bugün ise bir insanın size yalnızca bakması yetebilir.
Yapay zekâ teknolojilerindeki hızlı gelişmeler, hayatımızı kolaylaştırdığı kadar yeni ve ürkütücü soruları da beraberinde getiriyor. ABD’de geliştirilen I-XRAY adlı öğrenci projesi, yapay zekâ destekli akıllı gözlüklerin yüz tanıma teknolojileri ve internette bulunan açık verilerle birleştirildiğinde insanların kişisel bilgilerine ulaşmanın ne kadar kolaylaşabileceğini göstermek amacıyla ortaya çıktı.
Karşınızdaki insanın yüzüne bakıyorsunuz.
Yüzü taranıyor.
İnternette araştırılıyor.
Ve kısa süre içinde o kişinin adı, sosyal medya hesapları ve internette bıraktığı diğer dijital izler bir araya getirilebiliyor.
Bunun anlamı yalnızca teknolojik bir yenilik değildir.
Bunun anlamı, mahremiyet kavramının yeniden tartışılmasıdır.
Teknoloji tarafsız değildir
Bize yıllardır teknolojinin hayatımızı kolaylaştırdığı anlatılıyor. Elbette kolaylaştırıyor. Dünyanın öbür ucundaki insanlarla saniyeler içinde iletişim kurabiliyor, bilgiye ulaşabiliyor, çalışabiliyor, öğrenebiliyor ve örgütlenebiliyoruz.
Fakat her teknolojik gelişmede sormamız gereken temel bir soru var:
Bu teknoloji kimin elinde ve kime karşı kullanılıyor?
Çünkü teknoloji toplumsal ilişkilerden bağımsız değildir.
Erkek egemenliğinin, sınıfsal eşitsizliğin, ırkçılığın, ayrımcılığın ve devlet gözetiminin var olduğu bir dünyada geliştirilen teknolojilerin bütün bunlardan bağımsız olmasını bekleyemeyiz.
Yapay zekâ da içinde geliştiği dünyanın bütün eşitsizliklerini taşıyor.
Ve söz konusu gözetim olduğunda kadınlar açısından tehlike daha da büyüyor.
Bir kadının yüzü artık adresine açılan kapı mı olacak?
Kadınlar bugün bile dijital şiddetin en ağır biçimleriyle karşı karşıya.
Israrlı takip.
Tehdit.
Şantaj.
Sahte hesaplar.
Özel görüntülerin izinsiz paylaşılması.
Konum bilgilerinin ele geçirilmesi.
Sosyal medya üzerinden taciz.
Kadınların fotoğraflarının yapay zekâyla değiştirilerek cinsel içerikli sahte görüntüler üretilmesi.
Bütün bunlar yaşanırken yüz tanıma teknolojilerinin yaygınlaşması kadınlar için yeni bir güvenlik sorununu beraberinde getiriyor.
Düşünün.
Sokakta yürüyen bir kadınsınız.
Bir kafede oturuyorsunuz.
Otobüs bekliyorsunuz.
Bir toplantıya, mitinge ya da kadın eylemine katılıyorsunuz.
Tanımadığınız biri size bakıyor.
Sizi görüntülüyor.
Yüzünüz üzerinden kimliğinize ulaşmaya çalışıyor.
Sosyal medya hesaplarınızı buluyor.
Çalıştığınız yeri öğreniyor.
Belki yaşadığınız bölgeye ilişkin bilgilere ulaşıyor.
Burada artık söz konusu olan yalnızca kişisel verilerin korunması değildir.
Kadınların yaşam güvenliğidir.
Erkek şiddeti dijitalleşiyor
Kadına yönelik şiddeti yalnızca fiziksel şiddet üzerinden tartışamayız.
Çünkü erkek şiddeti değişiyor.
Biçim değiştiriyor.
Yeni araçlar kullanıyor.
Dijitalleşiyor.
Eskiden bir kadını takip etmek için fiziksel olarak peşinden gitmek gerekiyordu. Bugün sosyal medya hesapları, konum bilgileri, telefon uygulamaları ve dijital izler üzerinden kadınlar takip edilebiliyor.
Şimdi buna yapay zekâ destekli yüz tanıma sistemleri ekleniyor.
Sorun yapay zekânın kendisi değildir.
Sorun, erkek egemen bir toplumda bu teknolojinin kim tarafından, hangi amaçla ve kime karşı kullanılacağıdır.
Çünkü kadınların hayatını kolaylaştırabilecek bir teknoloji, gerekli hukuki ve toplumsal önlemler alınmadığında erkek şiddetinin yeni aracına dönüşebilir.
Kadınlar neden daha fazla görünür, daha az güvende?
Dijital çağ bize sürekli görünür olmamızı söylüyor.
Fotoğraf paylaş.
Konum paylaş.
Hayatını paylaş.
Çalıştığın yeri paylaş.
Gittiğin mekânı paylaş.
Aileni paylaş.
Çocuklarını paylaş.
Sonra aynı sistem kadınlara dönüp şöyle diyor:
“Kendini koru.”
Peki nasıl?
Bütün ekonomik düzen insanların kişisel verilerinin toplanması üzerine kurulmuşken, güvenliğin sorumluluğunu yalnızca bireylere yüklemek mümkün müdür?
Kadınlara “fotoğraf paylaşma”, “konumunu gösterme”, “hesabını kapat”, “internete girme” demek çözüm değildir.
Bu anlayış, sokakta tacize uğrayan kadına “gece dışarı çıkmasaydın” demekten farklı değildir.
Sorulması gereken soru şudur:
Kadınlar neden özgürlüklerinden vazgeçerek güvenliklerini sağlamak zorunda bırakılıyor?
Dijital dünya da politiktir
Kadın mücadelesi uzun yıllar boyunca evin, sokağın, işyerinin ve siyasetin erkek egemen yapısını sorguladı.
Bugün mücadele alanlarına bir yenisini eklemek zorundayız:
Dijital dünya.
Çünkü artık iktidar yalnızca parlamentolarda, hükümetlerde, fabrikalarda ve sermayenin elinde değildir.
İktidar aynı zamanda veriyi elinde tutandadır.
Kimin ne izlediğini bilenlerdedir.
Nereye gittiğimizi bilenlerdedir.
Kimlerle konuştuğumuzu bilenlerdedir.
Yüzümüzü tanıyan algoritmalardadır.
Dijital çağın en büyük mücadelelerinden biri, verinin mülkiyeti ve mahremiyet hakkı üzerine olacaktır.
Kadın hareketinin bu tartışmanın dışında kalması düşünülemez.
Yapay zekâyı reddetmek değil, sorgulamak
Buradan teknoloji düşmanlığı çıkarılmamalıdır.
Yapay zekâyı yasaklamak ya da teknolojik gelişmeleri durdurmak mümkün olmadığı gibi doğru da değildir.
Asıl mesele başka bir yerde duruyor.
Biz kadınlar şunu sormalıyız:
Yapay zekâyı kim geliştiriyor?
Algoritmaları kim yazıyor?
Toplanan veriler kimin elinde?
Bu veriler kimlerle paylaşılıyor?
Yüz tanıma sistemleri hangi amaçlarla kullanılıyor?
Kadınların güvenliği nasıl korunuyor?
Bir kadın kendisi hakkında toplanan verileri silebiliyor mu?
Devletler ve şirketler hangi sınırlar içinde denetleniyor?
Çünkü denetlenmeyen her güç gibi, denetlenmeyen teknoloji de özgürlüğün değil baskının aracına dönüşebilir.
Bedenimiz gibi verilerimiz de bizimdir
Kadın hareketinin yıllardır söylediği temel bir söz var:
Bedenimiz bizimdir.
Bugün bu söze yeni bir cümle eklemenin zamanı geldi:
Verilerimiz de bizimdir.
Yüzümüz bizimdir.
Sesimiz bizimdir.
Fotoğraflarımız bizimdir.
Konum bilgilerimiz bizimdir.
Dijital kimliğimiz bizimdir.
Hiçbir şirketin, devletin, kurumun ya da kişinin bunları izinsiz biçimde toplama, kullanma ve başka insanlara sunma hakkı olmamalıdır.
Teknoloji ilerliyor.
Yapay zekâ gelişiyor.
Dün hayal bile edemediğimiz araçlar bugün hayatımızın bir parçası oluyor.
Ancak asıl soru hâlâ önümüzde duruyor:
Teknoloji geliştikçe insan özgürleşecek mi, yoksa daha fazla mı gözetlenecek?
Ve biz kadınlar açısından soru daha da açık:
Yapay zekâ kadınların özgürleşmesinin bir aracı mı olacak, yoksa erkek egemenliğinin yeni gözü mü?
Bu sorunun cevabını yalnızca teknoloji şirketlerine, devletlere ve algoritmaları geliştirenlere bırakamayız.
Çünkü gelecek yalnızca teknolojiyi üretenlerin değil, o teknolojinin sonuçlarıyla yaşayacak olan biz kadınların da meselesidir.
Bedenimiz bizimdir.
Kimliğimiz bizimdir.
Verilerimiz bizimdir.
Ve mahremiyet hakkımızdan vazgeçmiyoruz.
Şükriye Ercan






