Barış, Silahların Susmasından Daha Fazlasıdır

Şükriye ERCANJinelojiGündem1 week ago102 Views

İnsanlık tarihi yalnızca savaşların, iktidarların ve fetihlerin tarihi değildir. Aynı zamanda insanların bir arada, eşit ve özgür yaşama arayışının; yani barış mücadelesinin de tarihidir.

İnsan topluluklarının paylaşımcı ve komünal yaşam biçimlerinden sınıflı toplumlara geçişiyle birlikte mülkiyet, iktidar ve sömürü ilişkileri derinleşti. Feodal düzende toprak üzerinde kurulan egemenlik, kapitalizmle birlikte sermayenin emek üzerindeki tahakkümüne dönüştü. İktidarın biçimi değişti ama egemen olanın kendi ayrıcalığını koruma çabası değişmedi.

Savaşlar da çoğu zaman halkların gerçek ihtiyaçlarından değil, iktidarların ve egemenlerin çıkarlarından beslendi. Halklar birbirine düşman edildi, inançlar karşı karşıya getirildi, kimlikler çatıştırıldı, milliyetçilik körüklendi. Çünkü korkuyla yönetilen toplumları denetlemek, birbirinin düşmanı hâline getirilmiş halkları yönetmek her zaman daha kolaydı.

Egemenlik yalnızca sınıflar arasında kurulmadı. Erkek egemen sistem, kadınların yaşamını da denetimin alanı hâline getirdi. Kadını emeğiyle, bedeniyle, kimliğiyle sömürülebilecek bir varlık olarak gören anlayış; savaş dönemlerinde daha da acımasızlaştı.

Çünkü savaş herkesi vurur ama herkesi aynı biçimde vurmaz.

Savaşta kadınlar yalnızca yakınlarını kaybetmez. Yoksullaşır, göç yollarına düşer, bakım yükü katlanır, şiddet ve cinsel saldırı tehdidi büyür. Çocukların, yaşlıların, hastaların yaşamını ayakta tutma yükü çoğu zaman yine kadınların omuzlarına bırakılır. Bu nedenle barış meselesi kadınlar açısından yalnızca “silahlar sussun” meselesi değildir. Barış, hayatın yeniden kurulması meselesidir.

Türkiye de uzun yıllardır bunun ağır sonuçlarını yaşadı.

Kürt meselesinin demokratik yollarla çözülememesi, Kürt kimliği hakları karşısındaki inkârcı ve güvenlikçi politikalar, silahlı çatışmayla birleşerek kırk yılı aşkın süredir bu ülkenin en ağır sorunlarından birine dönüştü. On binlerce insan yaşamını yitirdi; aileler parçalandı, köyler boşaldı, insanlar göç etti, büyük bir toplumsal ve ekonomik bedel ödendi.

Ama en ağır bedellerden birini yine anneler ödedi.

Bir tarafta oğlunun, kızının cenazesini bekleyen Kürt annesi; diğer tarafta çatışmada çocuğunu kaybeden başka bir anne… Acının dili farklı olsa da gözyaşının rengi olmadı. Yıllarca birbirine düşman olması öğretilen insanların evlerine aynı acı düştü.

Bugün ise önümüzde yeni ve tarihsel bir eşik var.

27 Şubat 2025’te Sayın Abdullah Öcalan’ın silahlı mücadeleyi sona erdirmeye yönelik çağrısının ardından PKK Mayıs 2025’te silahlı mücadeleyi ve örgütsel yapısını sona erdirme kararı açıkladı. Ardından TBMM’de 5 Ağustos 2025’te Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu oluşturuldu; siyasi partilerden sivil toplum örgütlerine, akademisyenlerden barolara ve annelere kadar farklı kesimler dinlendi. 10 Ağustos 2026’da ise silahsızlanma sonrasındaki hukuki sürece ilişkin yeni düzenleme Meclisten geçti. Bunlar, kırk yılı aşan çatışmanın sona ermesi bakımından küçümsenmeyecek gelişmelerdir. (Türkiye Büyük Millet Meclisi⁠)

Fakat tam da burada söylememiz gereken bir şey var:

Barış, yalnızca silahların bırakılması değildir.

Silahların susması barışın kapısını açar; ama o kapıdan demokrasi, hukuk, eşit yurttaşlık ve özgürlük geçmezse gerçek bir toplumsal barış kurulamaz.

Kürt meselesini yalnızca bir güvenlik sorununa indirgemek nasıl yanlışsa, bugünkü süreci yalnızca silahlı bir örgütün kendini fes etmesi meselesi olarak görmek de eksiktir. Kürt halkının dili, kültürü, kimliği, siyasal temsil hakkı, yerel demokrasi talepleri ve eşit yurttaşlık meselesi konuşulmadan kalıcı barış kurulamaz.

Nitekim bugün atılan hukuki adımlar önemli olmakla birlikte daha geniş demokratik ve kültürel haklar, mevcut terör mevzuatı ve siyasal alanın genişletilmesi gibi başlıkların tamamını çözmüş değildir.

Barışın hukukunun yanında demokrasinin hukukunu da kurmak zorundayız.

Bir taraftan “kardeşlik” denilirken diğer taraftan insanların düşüncelerini ifade ettiği için cezalandırıldığı, siyaset alanının daraltıldığı, seçme ve seçilme hakkının tartışmalı hâle geldiği bir ülkede toplumsal güven kolay kurulamaz. Barış isteyen insanlara düşman muamelesi yapılan, farklı kimlik ve inançların eşitliği hâlâ tartışılan bir düzende barış yalnızca bir devlet politikası olarak kalır; toplumun barışına dönüşemez.

Alevinin, Kürdün, Türkün, Ermeninin, Süryaninin; inananın, inanmayanın; başı açık olanın, başörtülü olanın kendisini eşit ve güvende hissetmediği bir yerde gerçek barıştan söz edemeyiz.

Çünkü barış aynılaşmak değildir.

Barış, farklılıklarımızla birlikte yaşayabilmenin güvencesidir.

Tam da bu noktada kadınlara çok büyük bir sorumluluk düşüyor.

Yıllardır siyasetin, savaşın ve barış görüşmelerinin esas aktörleri erkekler oldu. Erkekler savaşa karar verdi, erkekler masalar kurdu, erkekler sınırlar çizdi; kadınlardan ise ortaya çıkan sonuçlara razı olmaları beklendi.

Artık böyle olmamalı.

Kadınların olmadığı bir barış masası eksiktir. Kadınların sözünün olmadığı bir barış kalıcı değildir.

Çünkü kadınlar barışı yalnızca devlet ile örgüt arasındaki bir anlaşma olarak görmez. Kadın açısından barış; evde şiddetin sona ermesi, sokakta korkmadan yürüyebilmek, emeğinin sömürülmemesi, dilinin ve kimliğinin aşağılanmaması, çocuğunun savaşa gönderilmemesi, yoksulluğa mahkûm edilmemesi demektir.

O nedenle kadınların barış sürecine katılımı bir “temsiliyet” meselesi değil, barışın nasıl kurulacağını belirleyen temel bir meseledir.

Kadınların yıllarca laik-dindar, açık-kapalı, Türk-Kürt, Alevi-Sünni diye bölünmesinden medet uman siyaset karşısında bizim yapmamız gereken, birbirimizin farklılığını tehdit değil zenginlik olarak gören yeni bir kadın dayanışmasını büyütmektir.

Çünkü biz birbirimizin düşmanı değiliz.

Bizim ortak meselemiz, savaşla, yoksullukla, şiddetle, erkek egemenliğiyle ve sömürüyle hayatlarımızı kuşatan düzendir.

Bugün önümüzde büyük bir fırsat var. Bu fırsata ne kayıtsız şartsız teslimiyetle ne de daha yolun başında bütün ihtimalleri reddederek yaklaşmalıyız.

Elbette soracağız.

Hukuki güvenceler nerede diyeceğiz.

Demokratikleşme nerede diyeceğiz.

Eşit yurttaşlık, anadil, yerel demokrasi, ifade ve örgütlenme özgürlüğü ne olacak diyeceğiz.

Kadınların bu sürecin neresinde olduğunu soracağız.

Çünkü barışı savunmak, iktidarı eleştirmekten vazgeçmek değildir. Tam tersine barışın kalıcı olması için daha çok demokrasi istemektir.

Ama bütün bu haklı soruları sorarken barış ihtimalini değersizleştirmek de doğru değildir.

Kırk yılı aşkın bir çatışmanın ardından ölüm yerine siyasetin, silah yerine sözün, çatışma yerine demokratik mücadelenin konuşulabilmesi başlı başına değerlidir.

Barış kusursuz başlamaz.

Dünyanın hiçbir yerinde bütün sorunlar çözülmüş, bütün taraflar birbirine güvenmiş, bütün yaralar kapanmışken barış yapılmadı. Barış zaten güvensizliğin, acının ve çatışmanın içinden çıkabilmek için yapılır.

Bizim görevimiz barışın kusurlarını gerekçe göstererek savaşa razı olmak değil; o barışı daha demokratik, daha eşitlikçi, daha adil ve daha kalıcı hâle getirmek için mücadele etmektir.

Çünkü savaşın devamında halkların kazanacağı hiçbir şey yok.

Yeni mezarlar, yeni yoksulluklar, yeni göçler ve yeni annelerin gözyaşlarından başka…

Şimdi bu ülkenin önünde başka bir yol açılabilir.

Türk’ün Kürt’le, Alevinin Sünniyle, farklı inançların, kimliklerin ve yaşam biçimlerinin birbirinden korkmadan yaşayabileceği; kadınların erkeklerin arkasında değil, hayatın ve siyasetin eşit öznesi olduğu; emeğin sömürülmediği, doğanın talan edilmediği bir yaşamı birlikte kurabiliriz.

Barış tam da bunun için gereklidir.

Çocuklarımızın birbirini öldürmediği, annelerin mezarlıklarda çocuklarını aramadığı, insanların kendi dilinden, kimliğinden, inancından utanmak zorunda bırakılmadığı bir ülke için…

Ve biz kadınların söyleyeceği söz çok açık olmalıdır:

Ne ölmek istiyoruz ne öldürmek.
Ne inkâr edilmek istiyoruz ne birbirimizi inkâr etmek.
Silahların değil sözün, korkunun değil özgürlüğün, düşmanlığın değil eşit yaşamın tarafındayız.

Çünkü barış bir lütuf değildir.

Barış, bu topraklarda yaşayan bütün halkların hakkıdır.

Ve belki de artık en çok ihtiyacımız olan şey şudur:

Birbirimizin acısını yarıştırmadan, birbirimizin kimliğini inkâr etmeden, geçmişi unutmadan ama geleceği de geçmişin mezarlığına çevirmeden yeni bir yaşamı birlikte kurmak.

Barış, tam olarak budur.

0 Votes: 0 Upvotes, 0 Downvotes (0 Points)

Leave a reply

Sosyal Medya
  • Facebook38.5K
  • X Network32.1K
  • Behance56.2K
  • Instagram18.9K

En Son Yazılarımızdan İlk Siz Haberdar Olun!

E-posta yoluyla bülten almayı kabul ediyorum. Daha fazla bilgi için lütfen şurayı inceleyin:Gizlilik Politikamız

Advertisement

Loading Next Post...
Takip Et
Search Trending
Şimdi Popüler
Loading

Signing-in 3 seconds...