Mizojini: Tarihin En Eski İktidarı ve Bugünün Şiddet Rejimi

Kadınlara yönelik şiddet, münferit vakaların toplamı değildir. Taciz, tecavüz, zorla evlendirme, çocuk yaşta evlilik, “namus” cinayetleri ve kamusal alanda hedef gösterme; hepsi aynı tarihsel damardan beslenir: erkek egemen iktidarın sürekliliği. Kadın bedeni tarih boyunca denetim, disiplin ve cezalandırma alanı olarak kurulmuştur. Bu denetim yalnızca kaba kuvvetle değil; hukukla, dinle, gelenekle ve en önemlisi dille örgütlenmiştir.

Bugün sosyal medyada, siyasette ve gündelik hayatta dolaşıma sokulan şiddet dili; bu tarihsel mizojinin modern yüzüdür. “Kadın haddini bilmeli”, “aileyi bozuyor”, “tahrik etti” gibi ifadeler tesadüf değil; kadını itaatkâr bir özneye indirgeme çabasının güncel kodlarıdır. Şiddet önce kelimede başlar. Kelime normalleştiğinde, davranış meşrulaşır; davranış meşrulaştığında cinayet politikleşir.

Kadın Bedeninin Siyasal İnşası

Kadın bedeni, tarih boyunca bir mülkiyet alanı olarak kodlandı. “Namus” kavramı, kadının bedenini erkek onurunun vitrini haline getirdi. Bu kodlama, tecavüzü bir “ahlak” meselesine indirgerken failin eylemini görünmezleştirdi. Mağdurun ne giydiği, nerede olduğu, neden orada bulunduğu sorgulandı; failin iradesi değil, kadının davranışı yargılandı.

Bu, basit bir çifte standart değildir; bir iktidar tekniğidir. Kadının rızasını önemsizleştiren, bedenini denetim nesnesine çeviren bu teknik, erkekliği tahakkümle eşitleyen bir kültür üretir. Tecavüz bu kültürde yalnızca bir suç değil; bir güç gösterisidir.

Cezasızlık ve Sessizlik: Şiddetin Altyapısı

Taciz ve tecavüzün tarihsel sürekliliği, cezasızlıkla mümkündür. Hukukun korumadığı, toplumun konuşmadığı yerde şiddet kurumsallaşır. Cezasızlık yalnızca mahkeme kararlarında değil; toplumsal hafızada da işler. “Kol kırılır yen içinde kalır” kültürü, failin değil mağdurun susmasını talep eder.

Bu suskunluk, erkek egemen düzenin sigortasıdır. Çünkü şiddet ancak görünmez kaldığında sürdürülebilir. Kadınların ifşa ettiği her deneyim, bu görünmezliği parçalar; bu yüzden kadınların sesine yönelen saldırı, yalnızca bireye değil, hafızaya yöneliktir.

Dilin İktidarı: Mizojini’nin Modern Kılıfı

Mizojini kaba bir hakaret değildir; sistematik bir söylemdir. Kadını “eksik akıl”, “fitne”, “tehlike” ya da “korunması gereken zayıf” olarak kodlayan dil; hem aşağılar hem de sınırlar.

Bugün politik söylemde “aileyi koruma” retoriğiyle kadınların kamusal varlığının hedef alınması, tarihsel denetim arzusunun güncel versiyonudur. Kadının bedeni, emeği ve sözü denetlenmek istenir. İtaat erdem sayılır; direniş “aşırılık” ya da “tehdit” olarak etiketlenir. Böylece kadın hak talep ettiğinde “fazla” olmakla suçlanır; şiddete uğradığında ise “eksik” olmakla.

Savaş, Kriz ve Kadın Bedeni

Savaş ve kriz dönemlerinde kadın bedeni ilk hedef olur. Tecavüz bir savaş silahı olarak kullanılır; göç yollarında kadınlar sistematik şiddete maruz kalır. Bu, istisna değil; iktidarın çıplak yüzüdür. Kadın bedeni, ulusal onur ve toplumsal disiplinin sembolü haline getirildiğinde, o beden üzerindeki her müdahale politik bir mesaj taşır.

Bugün de çatışma bölgelerinde, kriz alanlarında ve yoksulluk koşullarında kadınlar çok katmanlı şiddetle karşı karşıya. Ekonomik bağımlılık, sosyal dışlanma ve hukuki güvencesizlik; fiziksel şiddeti besleyen yapısal zeminlerdir.

Yapısal Sorun: Bireysel Değil Politik

Kadına yönelik şiddeti “bireysel sapma” olarak açıklamak, sistemi aklamaktır. Oysa sorun yasa eksikliği değil; zihniyet üretimidir. Erkekliği güç, kontrol ve tahakkümle tanımlayan kültür değişmedikçe, yasalar tek başına yeterli olmaz. Hukuk uygulanmadığında değil; uygulanmadığına göz yumulduğunda politikleşir.

Bu nedenle mücadele yalnızca faile değil; o faili mümkün kılan ideolojik zemine yönelmelidir. Eğitimden medyaya, siyasetten yargıya kadar her alanda yeniden üretilen erkek egemen kodlar sorgulanmadıkça şiddet süreklilik kazanır.



Tarihsel İzdüşüm: Değişen Biçim, Değişmeyen Mantık

Geçmişte cadı avları vardı; bugün dijital linçler var.
Geçmişte zorla evlendirme vardı; bugün çocuk yaşta evliliklerin meşrulaştırılması tartışılıyor.
Geçmişte “namus” adına taşlanan kadın vardı; bugün “tahrik indirimi” tartışılıyor.

Biçimler değişiyor; mantık değişmiyor. Mantık şudur: Kadın bedeni ve iradesi erkek egemen düzenin sınırlarını aşmamalıdır. Aştığında cezalandırılır.

Sonuç: Şiddetin Politikasıyla Yüzleşmek

Kadın düşmanlığı tarihin en eski ideolojilerinden biridir; ama aynı zamanda en güncel politik araçtır. Taciz ve tecavüz yalnızca bireysel suç değil; erkek egemen düzenin sürekliliğini sağlayan şiddet biçimleridir.

Şiddetin dili tarihseldir. Bugünkü nefret söylemi, geçmişin yankısıdır. Bu yüzden mücadele yalnızca suçla değil; o suçu mümkün kılan kültürel, ekonomik ve politik yapıyla yürütülmelidir.

Kadınların yaşam hakkı pazarlık konusu değildir.
Eşitlik lütuf değil, haktır.
Ve bu hak, sistemle hesaplaşmadan kazanılamaz.

Şükriye Ercan

Dipnotlar:
1. Kadın düşmanlığının tarihsel sürekliliğine dair kapsamlı analizler için bkz. Jack Holland, Mizojini: Dünyanın En Eski Önyargısı Kadından Nefretin Evrensel Tarihi.
2. Erkek egemen tahakkümün kültürel yeniden üretimi üzerine bkz. Pierre Bourdieu, Eril Tahakküm.
3. İktidar, disiplin ve beden ilişkisi üzerine bkz. Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu ve biyopolitika çalışmaları.


2 Votes: 1 Upvotes, 1 Downvotes (0 Points)

Leave a reply

Sosyal Medya
  • Facebook38.5K
  • X Network32.1K
  • Behance56.2K
  • Instagram18.9K

En Son Yazılarımızdan İlk Siz Haberdar Olun!

E-posta yoluyla bülten almayı kabul ediyorum. Daha fazla bilgi için lütfen şurayı inceleyin:Gizlilik Politikamız

Advertisement

Loading Next Post...
Takip Et
Search Trending
Şimdi Popüler
Loading

Signing-in 3 seconds...