
Kadınların tarihi yalnızca uğradıkları şiddetin değil, o şiddete karşı örgütledikleri direnişin de tarihidir.
25 Kasım’a yaklaşırken bir kez daha kadın cinayetlerini, erkek şiddetini, savaşları, yoksulluğu, kadın emeğinin sömürülmesini ve kadınların yaşamın bütün alanlarından dışlanmasını konuşacağız.
Yıllardır konuşuyoruz, yazıyoruz, sokaklara çıkıyoruz. Öldürülen kadınların isimlerini okuyor, adalet arayan ailelerin seslerine ses katıyoruz. Peki, bunca mücadeleye rağmen neden hâlâ kadınların yaşam hakkını savunmak zorundayız? Neden hâlâ bir kadının yaşayıp yaşamayacağına erkeklerin karar verebildiği bir toplumsal düzenin içindeyiz?
İşte tam da bu nedenle, yalnızca öldürülen kadınları, yarım bırakılan yaşamları, adalet arayan anneleri ve sokaklarda yükselen çığlıkları değil; bütün bunlara rağmen geri çekilmeyen, örgütlenen, direnen ve kendi tarihini yazan kadınları da konuşmak zorundayız.
Çünkü kadınların tarihi yalnızca mağduriyetlerin tarihi değildir. Aynı zamanda insanlığın en uzun, en köklü ve en inatçı özgürlük mücadelelerinden birinin tarihidir.
Bugün kadına yönelik şiddeti yalnızca bireysel erkek saldırganlığıyla açıklamak, şiddeti üreten toplumsal düzeni görmezden gelmektir. Kadın bedeni üzerinde kurulan tahakküm; mülkiyet ilişkileriyle, sınıflı toplumla, devletin iktidar mekanizmalarıyla, savaş politikalarıyla ve patriyarkal kültürle tarihsel olarak iç içe gelişmiştir.
Kadının emeğini karşılıksız bırakan, bedenini denetleyen, kimliğini yok sayan, iradesini baskılayan bu düzen, farklı coğrafyalarda farklı biçimler alsa da aynı erkek egemen tahakkümden beslenmektedir.
Kadına yönelik şiddet yalnızca bir sonuç değil, aynı zamanda eşitsiz toplumsal düzenin sürdürülmesinde kullanılan bir iktidar aracıdır.
Bunu görmeden, şiddeti yaratan ekonomik ve siyasal ilişkilerle hesaplaşmadan kadın özgürlüğünden söz etmek eksik kalacaktır.
25 Kasım’ın tarihsel hafızası: Mirabal Kardeşlerden bugüne
25 Kasım’ın tarihsel kökleri, Dominik Cumhuriyeti’nde Trujillo diktatörlüğüne karşı mücadele eden Patria, Minerva ve María Teresa Mirabal kardeşlere uzanır.
25 Kasım 1960’ta diktatörlüğün görevlileri tarafından katledilen Mirabal kardeşler, yalnızca üç kadın değildi. Onlar, diktatörlüğe boyun eğmeyen kadın iradesinin simgesiydi.
1981 yılında Latin Amerika ve Karayipler’den feminist kadınların buluşmasında 25 Kasım, kadına yönelik şiddete karşı mücadele günü olarak benimsendi. 1999 yılında Birleşmiş Milletler tarafından uluslararası gün olarak kabul edildi.
Ancak bu tarihin asıl anlamı, devletlerin takvimlerine eklenmesinden değil, kadınların onu mücadeleyle yaşatmasından gelir.
Mirabal kardeşlerden bugüne kadınlar, dünyanın her yerinde aynı soruyu sormaya devam ediyor:
Kadınların yaşam hakkını güvence altına almayan bir düzen, nasıl demokratik ve özgür olduğunu iddia edebilir?
Aradan geçen onca yıla rağmen bu sorunun hâlâ güncelliğini koruması bile, içinde yaşadığımız sistemin kadınlara nasıl bir yaşamı reva gördüğünü anlatmaya yetiyor.
Devrimci kadınlar: Tarihin görünmeyen kurucuları
Kadınların özgürlük mücadelesi 25 Kasım’la başlamadı.
Fransız Devrimi’nde eşit yurttaşlık talep eden Olympe de Gouges’dan Paris Komünü’nün devrimci kadınlarına, Clara Zetkin’den Rosa Luxemburg’a, Aleksandra Kollontay’dan Latin Amerika’nın devrimci kadınlarına kadar uzanan tarih, kadınların yalnızca devrimlere katılmadığını, devrimlerin düşünsel ve örgütsel kurucuları arasında yer aldığını gösteriyor.
Kadınlar fabrikalarda grev örgütlediler, sokaklarda barikat kurdular, savaşlara karşı barışı savundular. Hapishanelerde direndiler, işkenceye karşı boyun eğmediler.
Ama bir başka gerçek daha vardı.
Kadınlar, içinde yer aldıkları devrimci hareketlerin erkek egemen anlayışlarıyla da mücadele etmek zorunda kaldılar.
Çünkü toplumsal eşitliği savunmak, kendiliğinden kadın özgürlüğünü savunmak anlamına gelmiyordu.
Bunu özellikle vurgulamak istiyorum. Kadınların emeğini, düşüncesini ve iradesini ikincilleştiren anlayışlar, devrimci örgütlenmelerin içinde de varlığını sürdürebiliyordu. Bugün de bu anlayışın bütünüyle ortadan kalktığını söyleyebilir miyiz?
Kadınların mücadeleye katılmasını isteyen ama karar mekanizmalarında aynı eşitliği tanımayan anlayışlarla yüzleşmeden, kadın özgürlüğünü gerçekten savunduğumuzu söyleyemeyiz.
Bu nedenle feminist mücadele bize önemli bir tarihsel ders bıraktı:
Kadın özgürlüğünü gelecekte kurulacak bir toplumsal düzene erteleyen hiçbir siyasal anlayış, bugünden özgür bir toplum yaratamaz.
Kürt kadın hareketi: Direnişten toplumsal dönüşüme
Ortadoğu’da kadın özgürlük mücadelesinin en önemli deneyimlerinden biri, Kürt kadınlarının geliştirdiği örgütlü mücadeledir.
Kürt kadınları, yalnızca erkek egemen sisteme karşı değil; kimliklerinin inkârına, anadillerinin yasaklanmasına, zorunlu göçe, savaşın yarattığı yıkıma ve siyasal baskılara karşı da mücadele ettiler.
Bu mücadele, zaman içinde kadınların yalnızca siyasal hareketlerin içinde yer almasını değil, kendi bağımsız örgütlenmelerini, karar mekanizmalarını ve özgürlük anlayışlarını geliştirmelerini sağladı.
Sakine Cansız’ın temsil ettiği tarihsel mücadele çizgisinden kadın meclislerine, eşbaşkanlık sisteminden kadın akademilerine, jineoloji çalışmalarından Rojava’daki kadın örgütlenmelerine kadar uzanan deneyim, kadınların toplumsal yaşamın öznesi olabileceğini ortaya koydu.
Kürt kadın hareketinin en önemli kazanımlarından biri, kadınların özgürlüğünü yalnızca yasal eşitlik meselesi olarak değil, toplumun bütün iktidar ilişkilerini dönüştürme sorunu olarak ele almasıdır.
Burada önemli olan, kadının yalnızca bir örgütün ya da siyasal hareketin içinde bulunması değildir. Kadının kendi sözünü söylemesi, kendi kararını alması, gerektiğinde içinde bulunduğu yapının erkek egemen anlayışına karşı da mücadele edebilmesidir.
Elbette bu deneyim de eleştiriden, çelişkilerden ve yeni sorgulamalardan bağımsız değildir. Hiçbir mücadeleyi kutsallaştırarak geliştiremeyiz. Ancak kadınların kendi iradeleriyle örgütlenmesi, erkek egemen siyaset karşısında bağımsız söz üretmesi ve toplumsal dönüşümün öncülüğünü üstlenmesi tarihsel bir kazanımdır.
Bu kazanımı yalnızca Kürt kadınlarının değil, dünya kadın özgürlük mücadelesinin ortak birikimi içinde değerlendirmek gerekir.
Jin, Jiyan, Azadî: Kürt kadınlarından dünya kadınlarına
Jin, Jiyan, Azadî.
Kadın, Yaşam, Özgürlük.
Bu üç sözcük, Kürt kadın özgürlük hareketinin içinden doğarak dünyanın dört bir yanında yankılandı.
2022 yılında İran’da, ahlak polisi tarafından gözaltına alındıktan sonra yaşamını yitiren Kürt kadın Jîna Mahsa Amini’nin ardından yükselen protestolar, bu sloganı küresel bir özgürlük çağrısına dönüştürdü.
Kadınlar saçlarını keserek, sokaklara çıkarak, yasaklara karşı durarak bedenleri ve yaşamları üzerindeki denetimi reddettiler.
Bu sloganın gücü, kadınları yalnızca korunması gereken varlıklar olarak değil, özgür yaşamı kurabilecek siyasal ve toplumsal özneler olarak tanımlamasındadır.
Kadının özgürlüğünü yaşamın özgürlüğünden ayırmayan bu anlayış, bugün dünya feminist hareketlerinin ortak hafızasında önemli bir yer tutmaktadır.
Burada üzerinde durmamız gereken bir başka mesele de var. Bir halkın kadınlarının yıllarca verdiği mücadeleden doğan bu sözün evrenselleşmesi elbette çok değerlidir. Ancak evrenselleşirken kendi tarihinden, onu yaratan kadınların mücadelesinden koparılmaması da gerekir.
Çünkü Jin, Jiyan, Azadî yalnızca güzel bir slogan değildir. Arkasında bedeller, örgütlenmeler, direnişler ve özgür bir yaşam arayışı vardır.
Görünmeyen kadınlar: Roman kadınları, kast benzeri ayrımcılık ve toplumsal dışlanma
Kadına yönelik şiddeti konuşurken bütün kadınların aynı koşullarda yaşamadığını da görmek zorundayız.
Roman kadınları, etnik ayrımcılığın, yoksulluğun, toplumsal dışlanmanın ve erkek egemen ilişkilerin kesiştiği alanlarda çok katmanlı eşitsizliklerle karşılaşıyor.
Toplumun Roman kadınlarına yönelik önyargıları, onları çoğu zaman yalnızca folklorik bir kimliğe indirgerken yaşam mücadelelerini, emeklerini ve siyasal taleplerini görünmez kılıyor.
Peki, bu görünmezlik de bir şiddet biçimi değil midir?
Bir kadının kimliğinden dolayı dışlanması, emeğinin değersizleştirilmesi, yaşadığı yoksulluğun kader gibi gösterilmesi ve toplumsal yaşamda eşit kabul edilmemesi nasıl açıklanabilir?
Bu dışlanma, kimi yönleriyle kast benzeri bir toplumsal hiyerarşiyi hatırlatmaktadır. Ancak Roman toplumlarının kendi başına bir kast sistemi oluşturduğunu söylemek yerine, onlara yönelen kalıtsallaşmış damgalama ve kuşaklar boyunca sürdürülen ayrımcılığı tartışmak gerekir.
Roman kadınlarının eğitimden istihdama, barınmadan sağlık hizmetlerine kadar karşılaştığı engeller, yalnızca ekonomik yoksunluk değil, yapısal şiddet sorunudur.
Kadın özgürlük mücadelesi, en fazla görünmez kılınan kadınların sesini de kendi gündeminin merkezine almak zorundadır.
Çünkü bir kadının özgürlüğünü diğerinin kimliğinden, sınıfından, dilinden ve yaşam koşullarından bağımsız düşünemeyiz.
Kapitalizm, patriyarka ve kadın emeğinin sömürüsü
Kadınlara yönelik şiddetin en az konuşulan boyutlarından biri ekonomik şiddettir.
Bugün milyonlarca kadın ev içinde karşılıksız bakım emeği üretirken, ücretli çalışma yaşamında da düşük ücret, güvencesizlik, işsizlik ve ayrımcılıkla karşılaşıyor.
Kadın hem evde hem işyerinde çalışıyor. Çocukların, yaşlıların, hastaların bakımını üstleniyor. Toplumsal yaşamı yeniden üreten emeği çoğu zaman görünmez bırakılıyor.
Kapitalist sistem bu karşılıksız emekten yararlanırken patriyarkal düzen de kadının emeğini doğal görevi olarak sunuyor.
Kadın çalışacak, üretecek, çocuk büyütecek, yaşlıya bakacak, evin bütün yükünü taşıyacak. Ama sıra emeğinin karşılığını almaya, kendi yaşamı üzerinde söz sahibi olmaya geldiğinde karşısına yine erkek egemen düzen çıkacak.
Ekonomik bağımsızlığı olmayan, barınma güvencesi bulunmayan, çocuklarının geleceğinden kaygı duyan bir kadının şiddet ortamından uzaklaşması çok daha zor hale geliyor.
Bu nedenle kadın cinayetlerini konuşurken kadın yoksulluğunu, işsizliği, güvencesiz çalışmayı ve sosyal politikaların yetersizliğini konuşmamak mümkün değildir.
Kadına yönelik şiddetle mücadele, aynı zamanda kadın emeğinin özgürleşmesi mücadelesidir.
Kadının emeği üzerinde kurulan sömürü düzeniyle hesaplaşmadan, yalnızca şiddetin sonuçlarına karşı çıkmakla yetinemeyiz.
Savaş, militarizm ve kadın bedeni üzerinde kurulan iktidar
Savaşların en ağır sonuçlarını kadınlar ve çocuklar yaşıyor.
Zorunlu göç, cinsel şiddet, yoksulluk, yakınlarını kaybetme, bakım yükünün artması ve yaşam alanlarının yok edilmesi, savaşın kadınlar üzerindeki yıkıcı sonuçları arasında yer alıyor.
Tarih boyunca kadın bedeni, savaşlarda düşmanı aşağılamanın, toplulukları sindirmenin ve iktidar kurmanın araçlarından biri haline getirildi.
Bu nedenle kadınların barış mücadelesi, yalnızca savaşın sona ermesini istemek değildir.
Barış, kadınların yaşamın bütün alanlarında eşit söz ve karar hakkına sahip olmasıdır. Kadınların katılmadığı, kadınların güvenliğini ve özgürlüğünü güvence altına almayan hiçbir barış süreci eksiksiz değildir.
Yıllardır savaşın bedelini ödeyen kadınların, barış konuşulurken karar mekanizmalarının dışında bırakılması kabul edilebilir mi?
Kadınlar savaşın bütün sonuçlarını yaşayacak ama barışın nasıl kurulacağına erkekler karar verecek! Böyle bir anlayışın kendisi de sorgulanmalıdır.
Kadınların özgürlüğü olmadan toplumsal barışın kalıcılaşması mümkün değildir.
25 Kasım’a giderken: Yas tutmak yetmez, yaşamı değiştirmek gerekir
Her 25 Kasım’da kadın cinayetlerinin rakamlarını açıklıyoruz.
Öldürülen kadınların isimlerini okuyoruz.
Şiddete uğrayan kadınların hikâyelerini dinliyoruz.
Adalet arayan ailelerin seslerini duyurmaya çalışıyoruz.
Ancak artık yalnızca sonuçları konuşmakla yetinemeyiz.
Kadınları şiddete açık hale getiren ekonomik, siyasal, kültürel ve hukuksal koşulları değiştirmek zorundayız.
Kadınların yaşam hakkını koruyan yasaların etkin uygulanmasını, İstanbul Sözleşmesi’nin güvence altına aldığı ilkelerin yaşama geçirilmesini, kadın sığınaklarının yaygınlaştırılmasını, bağımsız kadın örgütlerinin güçlendirilmesini ve şiddete karşı cezasızlıkla mücadeleyi savunmak zorundayız.
Aynı zamanda kendi örgütlenmelerimizde, sendikalarımızda, siyasal partilerimizde, demokratik kitle örgütlerimizde ve kadın kurumlarımızda da erkek egemen anlayışlarla yüzleşmek zorundayız.
Çünkü erkek egemenliği yalnızca karşı çıktığımız sistemin kurumlarında aramak yeterli değildir. Kendi örgütlerimizde, kendi ilişkilerimizde, kendi siyasal kültürümüzde de bunun izlerini görmek ve değiştirmek zorundayız.
Kadın özgürlüğünü yalnızca kürsülerde savunmak yetmez. Kadınların karar alma süreçlerindeki iradesini tanımak, emeklerini görünür kılmak ve eşitliği gündelik yaşamın içinde kurmak gerekir.
Matriarkanın İzi: Geçmişin hafızasından geleceğin özgürlüğüne
Matriarkanın İzi, kadınların tarihten silinmeye çalışılan izlerini ararken yalnızca geçmişe bakmıyor.
Bugünün kadın mücadelelerini, görünmeyen emeklerini, direnişlerini ve özgürlük arayışlarını da geleceğe taşımayı amaçlıyor.
Bizler biliyoruz ki kadınların tarihi, erkek egemen tarih yazımının anlattığından çok daha eski, çok daha derin ve çok daha güçlüdür.
Bu nedenle matriarkanın izini sürmek, geçmişte kadınların toplumsal yaşamdaki yerini araştırmak kadar, bugün kadınların özgür ve eşit bir yaşam kurma mücadelesini de görünür kılmaktır.
Mirabal kardeşlerden Rosa Luxemburg’a, Clara Zetkin’den Sakine Cansız’a, Rojava’dan İran’a, Latin Amerika’dan Anadolu’ya, Roman kadınlarından dünyanın dört bir yanındaki emekçi kadınlara uzanan bu tarih, birbirinden kopuk mücadelelerin değil, ortak özgürlük arayışlarının tarihidir.
Biz bu tarihin yalnızca okuyucuları değiliz. Aynı zamanda bu mücadelenin içinden gelen, onun acılarını, çelişkilerini, kazanımlarını ve eksikliklerini yaşayan kadınlarız.
25 Kasım’a giderken sözümüz yalnızca erkek şiddetine karşı değildir.
Sözümüz, kadın emeğini sömüren kapitalist düzene, kadın bedenini denetleyen patriyarkaya, kadın kimliğini inkâr eden politikalara, savaşlara, yoksulluğa ve kadınları yaşamdan dışlayan bütün tahakküm ilişkilerinedir.
Biz kadınların yalnızca hayatta kalmasını değil, özgürce yaşamasını istiyoruz.
Çünkü yaşamak, yalnızca nefes almak değildir.
Yaşamak; kendi bedeni, emeği, kimliği, dili ve geleceği üzerinde söz sahibi olmaktır.
25 Kasım’a giderken yasımızı isyana, öfkemizi örgütlü mücadeleye, dayanışmamızı toplumsal dönüşümün gücüne dönüştürmek zorundayız.
Kadınların yüzyıllardır sürdürdüğü mücadele bize bir gerçeği öğretti:
Özgürlük verilmez, mücadeleyle kazanılır.
Jin, Jiyan, Azadî!
Kadın, Yaşam, Özgürlük!
Şükriye Ercan
Matriarkanın İzi 💜






