
Türkiye’de hayvan hakları mücadelesinin omurgasını oluşturan 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu, yıllarca eksikleri olsa da temel bir çerçeve sunmuş; “yaşam hakkı” kavramını devlet politikası içinde görünür kılmıştı. Fakat 2024–2025 sürecinde, yoğun toplumsal itirazlara, uzman raporlarına, baroların ve akademinin bilimsel uyarılarına rağmen 7527 sayılı yasa TBMM’de kabul edildi. Bu süreç, geniş bir toplumsal kesimin güçlü eleştirilerine rağmen ilerledi. Sivil inisiyatiflerin, Hayvan Hakları Derneklerinin, veteriner hekimlerin, hukukçuların, akademisyenlerin, gazetecilerin, sanatçıların, gönüllülerin ve toplumun her kesiminden on binlerce insanın yaptığı demokratik çağrılara rağmen yasa geçti.
Ankara’da meydanları dolduran kalabalıkların, İstanbul’da “Sen susarsan ben ölürüm.” diye haykıranların, İzmir Gündoğdu’da gece yarısına kadar süren protestoların ve Türkiye’nin dört bir yanında düzenlenen yürüyüşlerin ortak talebi dikkate alınmadı.
30 Temmuz 2024’te TBMM’de kabul edilen yasa, 2 Ağustos 2024’te Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Yasa: Sokak hayvanlarının toplanmasını, barınaklara alınmasını ve belirli kriterler kapsamında “ötenazi” uygulanabilmesini düzenledi. Kısırlaştırma bütçeleri konusunda ise birçok uzman, uygulama kapasitesinin azalabileceği yönünde uyarılar yaptı. Ana muhalefet partisi CHP, yasanın bazı maddeleriyle ilgili iptal talebiyle 15 Ağustos 2024’te Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. 7 Mayıs 2025’te görüşülen dava, 21 Mayıs 2025’te reddedildi. AYM, kararında “kamu düzeni” değerlendirmesine ağırlık verdi; ancak toplumdaki geniş kesim, kararın özellikle hayvan refahı açısından doğurabileceği sonuçları endişeyle karşıladı.Bu süreçte bazı illerde barınaklarda yoğunluk ve uygulama sorunları yaşandığına dair vatandaş şikâyetleri, bağımsız gönüllü grupların raporları ve saha gözlemleri kamuoyuna yansıdı. Sosyal medyada paylaşılan ve bağımsız gözlemcilerce doğrulanan video ve görsel materyallerde, barınaklarda aç ve susuz bırakılmış, uygun olmayan koşullarda sefalet içinde, ölmüş hatta diri diri naylon poşetlere konularak çöp konteynerlerine bırakıldığı veya toprak altına gömüldüğü tespit edilmiştir hayvanların. Toplanma sırasında başında veteriner olmaksızın ağır anestezi uygulanması sonucu bazı köpeklerin yaşamını yitirdiği vakalar tespit edildi.
Bu görüntüler, yüzlerce hayvanın olumsuz koşullar nedeniyle yaşamını kaybettiğini belgeleyen görsel kanıtlar olarak değerlendirildi. Ayrıca barınak baskınlarında drone görüntüleriyle tespit edilen tüm bu yaşananlar, olumsuz koşulların toplumun dikkatine sunulmasında etkili oldu. Uygulamadaki sorunların, kanunun amaçladığı standartlar dışına çıkmaması için denetimin güçlendirilmesi ve barınakların şeffaf hale getirilmesi gerektiği uzmanlarca sürekli vurgulandı ve vurgulanmaya da devam ediyor.
Medya ve sosyal medya ise bu dönemde yoğun bir hayvan düşmanlığına sahne oldu. Bazı eski ve başka ülkelere ait videoların güncelmiş ve buraya aitmiş gibi paylaşılması, doğrulanmamış içeriklerin hızla yayılması ve özellikle son dönemde görünür hâle gelen organize sosyal medya trollerinin etkisi bu durumu daha da derinleştirdi. Yakın dönemde kurulan bir dernek etrafında örgütlenen ve sosyal medyada oldukça aktif bir biçimde içerik üreten hesapların, daha sonra çeşitli doğrulama platformlarınca (ör. Teyit, AFP Fact-Check, Malumatfuruş) yanlış bağlamlı ya da güncel olmayan görüntüleri paylaştığı tespit edildi.
Bu paylaşımların bir kısmı “eski görüntü”, “farklı ülkeye ait görüntü”, “yanlış bağlam”, “güncel değil” şeklindeki teyit notlarıyla düzeltildi. Ayrıca kimliği belirsiz bazı hesapların, benzer söylemleri tekrarlayan ve koordinasyon şüphesi uyandıran şekilde hareket ettiği; bu hesapların toplumsal duyguları etkileyebilecek sert ifadeler kullandığı vicdanlı halk ve uzmanlar tarafından sıklıkla eleştirildi. Bu nedenle bilim insanları, hukukçular ve iletişim uzmanları, kamuoyunda “sakin, doğrulanabilir, bilimsel veriye dayalı bir dil”in önemini defalarca vurguladı.
Oysa bilim uzun süredir aynı şeyi söylüyor: Kısırlaştır – Aşıla – Yerinde Yaşat.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Dünya Hayvan Sağlığı Örgütü (WOAH/OIE) ve çok sayıda akademik çalışma: Popülasyonun kalıcı ve insani biçimde azaltılmasının tek bilimsel yolunun bu olduğunu ortaya koyuyor. Geçmişte farklı ülkelerde uygulanan toplu öldürme veya aşırı toplama yöntemlerinin kalıcı sonuç vermediği, popülasyonun kısa süre içinde yeniden arttığı bilimsel literatürde detaylı şekilde belgelenmiştir.
Sokak hayvanları aynı zamanda ekosistemin bir parçasıdır. Köpeklerin mahallelerde alan hâkimiyetiyle hırsızlık ve taciz gibi olaylara karşı caydırıcı etki gösterdiğine dair akademik saha gözlemleri mevcuttur. Kediler ise şehirlerde kemirgen popülasyonunu baskılayarak kamu sağlığı açısından olumlu katkı sağlar.
Psikoloji ve sosyoloji literatürü açıktır: Hayvan istismarının normalleşmesi, toplumdaki empati düzeyini düşürür; bu da uzun vadede başka zayıf gruplara yönelik şiddet riskini artırabilir.
Dolayısıyla hayvanların korunması yalnızca onlar için değil, toplumun geleceği, barışı ve güvenliği için hayati önem taşır.
Bu yasa, eleştirildiği şekliyle yalnızca sokak hayvanlarını değil; ekosistemi, şehir güvenliğini ve toplumun vicdani hassasiyetini ilgilendiren çok katmanlı bir düzenlemedir. Bu coğrafya bin yıldır sokaklarında köpeğiyle, kedisiyle, kuşuyla birlikte yaşadı. Bu canlılar kültürel mirasımızın, ortak belleğimizin bir parçasıdır. Yaşam hakkını savunmak, aslında toplumun kendi geleceğini savunmasıdır.
Gelin, bilimsel ve insani çözüm olan “Kısırlaştır – Aşıla – Yerinde Yaşat” yöntemini yeniden gündeme taşıyalım.
Gelin, tüm ülkede kapsamlı bir kısırlaştırma seferberliğinin başlatılması için birlikte çaba gösterelim.
Gelin, bilgi kirliliğine, doğrulanmamış içeriklere ve kutuplaştırıcı söylemlere karşı, şeffaflık ve bilimsel veriye dayalı ortak bir dil oluşturalım. Bu mücadele yalnızca hayvanların değil, hepimizin mücadelesidir.
Çünkü bir toplum, en zayıfını koruyabildiği ölçüde güçlenir. Adalet, en savunmasız olanı koruduğunda gerçek anlamına kavuşur.
Ses verin. Birlikte yaşatalım!
SEVO (@sevo)






