
Kaydedilen zamanın başlangıcından beri insan topluluklarının büyük çoğunluğu patriarkal (ataerkil) sistemde yaşamış ve erkekler tarafından yönetilmiştir. Bu da aklımıza şöyle bir soruyu getiriyor: “Patriarka doğal mıdır?”
Bu soruyu cevaplamak için çok basit bir biyoloji bilgisine başvuralım ve DNA’dan başlayalım. İnsanın en yakın akrabaları %98,7’nin üzerinde bir benzerlikle şempanzeler ve bonobolardır. Bu iki tür genetik olarak neredeyse birbirlerinin aynısı olsalar da davranışları ve sosyal yapıları tamamen birbirlerinden farklıdır.
Şempanzeler oldukça ataerkildir. Grubun lideri olan bir alfa erkek şempanze, grubun nereye hareket edeceğini, nasıl avcılık ve toplayıcılık yapacağını, kimin kiminle çiftleşceğini ve günlük aktivitelerinde birbirleriyle nasıl etkileşime gireceklerini belirler. Şempanzeler, bilindiği gibi ayrıca şiddet yanlısıdır. Diğer şempanzelere saldırmaları, bazılarının ölümüne yol açan savaşlara girmeleri alışıldık bir durumdur. Örneğin, 1974-1978 yılları arasında farklı şempanze klanları arasında yaşanan Gombe Şempanze Savaşı gibi.
Bonobolar ise anaerkillikleri, işbirlikçilikleri ve farklı topluluklara hatta farklı türlere hoşgörüleri ve yardımseverlikleri ile bilinirler. Her bonobo klanının tepesinde bir veya birden çok dişiden oluşan küçük bir koalisyon ve ona başkanlık eden yaşlı ve deneyimli bir dişi lider bulunur. Genel olarak bonobo topluluklarında erkekler de barışçıl ve paylaşımcıdırlar. Yiyecek ve bölgelerini paylaşırlar, farklı klanlar arasında fazla kavga olmaz. Bir erkek bir dişiye saldırırsa diğer dişiler bir araya gelerek bir daha çizgiyi aşmaması için onu fiziksel olarak cezalandırırlar.
Dişi bonobolar genel olarak erkeklerden küçük yapılı olmalarına rağmen birlikte nasıl çalışacaklarını çözmüşler ve birleşik güçlerini çoğunlukla barışçıl toplumlar yaratmak için kullanmışlar. Şiddetin son derece nadir olduğu bu toplulukları gözlemleyen birçok bilim insanı, patriarkanın primatlar için doğal ve kaçınılmaz bir sosyal yapı olmadığını ve belki de homo sapiensin başka bir yol seçebileceğinin kanıtı olarak gösteriyorlar.
Peki, en eski insan atalarımız 7 milyon yıl önce nasıl sistemler yarattılar? Sahalenthropus tchadensis adlı bir primat tarihin seyrini değiştirdi ve dik yürümeye başladı. Bu dik duruş, dişi pelvisinin ve doğum kanalının daralmasına yol açtı. Bu da ceninin gelişimini etkiledi. Evrimsel süreçte beyin boyutunun hızla artması, kafanın da büyümesine sebep oldu ve daralan doğum kanalı sebebiyle doğum zorlaştı. Sonuç olarak modern insan bebekleri, şempanze kuzenlerine göre olması gerekenden daha az gelişmiş bir kafa ve beyin yapısıyla doğmaya başladı.
Çünkü daha fazla gelişmiş bir beyin daha büyük bir kafa yapısı demekti ve bu da daralan pelvis ve doğum kanalı sebebiyle doğumu imkânsızlaştırıyordu. Tüm bunların sonucunda ise yeni doğanın bağımlılık süresi önemli ölçüde değişti. Birkaç yıllık süre boyunca bebekler annelerine tamamen bağımlı kalıyorlardı ve sürekli bakım gerekiyordu. Diğer primatların aksine bu birkaç ay değil, yıllar alıyordu.
Şimdi biraz daha yakın atalarımız homo sapiens sapiens’e gelelim. Homo sapiens sapiens ateşin gücünden yararlanmayı, aletler yapmayı, mağara duvarlarına resimler çizerek hikâyeler anlatmayı keşfettiler. Avcı toplayıcılardı ve herkesin hayatta kalmak için elinden geleni yaptığı, erkeklerin avlanmanın çoğunu, kadınların ise en azından doğurgan yıllarında doğum yapıp o çaresiz, uzun süre bağımlı kalan insan yavrularına baktığı kaba bir işbölümü vardı aralarında.
Kadınlar ayrıca yiyecek ve ilaç için bitkileri biliyor, o bitkileri ve ilaçları koyacak kaplar (kil ve dokuma malzemesinden) yaparak insanın hayatta kalmasını sağlıyorlardı. Bu rollerin öyle düşündüğümüz gibi katı ve cinsiyete göre bölünmüş olmadığını bugünkü bilim insanları, arkeologlar ve antropologlar sayesinde biliyoruz.
Örneğin, 2021 yılında And Dağları’nda 9000 yıllık büyük bir avlanma alanı bulundu. Büyük av hayvanlarını avlayabilecekleri av aletlerinin yanında bu büyük hayvanlara ait kemikler ve insan kemikleri vardı. Araştırmacılar, insan kalıntılarının bazılarının bacak kemiklerinin yetişkin bir avcı için ince olduğunu fark ettiler. Bu keşif, 26 avcının kemiklerinin tekrar test edilmesine sebep oldu. Sonunda keşfettikleri şuydu: Daha önce diş minesi ve DNA testi ile tamamının erkek olduğuna karar verdikleri 26 avcının 10 tanesi kadındı.
And Dağları’nda yaşanan bu örnek tek örnek değil. Ayrıca belirtmek gerekir ki hâlâ var olan avcı toplayıcı toplumlara dair yapılan antropolojik çalışmalar, bu topluluklarda yaşayan kadınların erkeklerle birlikte avlandığını ortaya koymaktadır. Filipinler’deki Aeta halkı, Namibya’daki Ju/’hoansi halkı, Avustralyalı avcı toplayıcı Martu halkının kadın üyeleri usta avcılardır.
Eşitlik demişken sözlük anlamına bir bakmayı istiyorum. TDK’ya göre eşitlikçilik; bedensel, ruhsal başkalıkları ne olursa olsun insanlar arasında toplumsal, siyasal ve ekonomik haklar bakımından ayrım bulunmaması.
Peki, bu gezgin atalarımız yerleşip şehirler kurmaya başladığında ne oldu? Hiç matriarkal (anaerkil) topluluklar kurdular mı? Dünyanın en eski resmi şehri Konya’da bulunan Çatalhöyük’tür. Neolitik çağda MÖ 7500 ile 5700 arasında atalarımıza yerleşim yeri olmuştur. Çatalhöyük’ün keşfedilmesinden önce bronz çağı uygarlıklarının en eski medeni toplumlar olduğu düşünülüyordu.
MÖ 3000’den 1100’e kadar gelişen Girit Adası’ndaki Minos uygarlığına Avrupa’nın ilk medeniyeti deniyordu. Çatalhöyük halkı ve Minoslular farklı çağlarda yaşamış olmalarına ve birbirlerine uzak olmalarına rağmen birçok ortak noktaları vardı. Bunlardan biri de kadınları tasvir eden sanat eserleridir.
Çatalhöyük kazılarında ilk bulunan materyallerden biri bizim Kibele diye bildiğimiz, bugün Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde bulunan oturan kadın heykelidir. Heykelin iki yanında kontrolü altında bulunan büyük hayvanlarla güçlü ve kudretli sağlam bir duruşu vardır. Bu oturan kadına baktığınızda o görkemli duruş ve varlığından etkilenmemeniz mümkün değil.
Bunun gibi kadın figürleri ve resimleri Avrupa’nın Orta Doğu’sundaki tüm neolitik ve bronz çağı arkeolojik kazılarında bulundu. Ancak bu medeniyetlerin çok azı geride anlayabildiğimiz yazılı kayıtlar bıraktı. O yüzden bu kadınların kim olduğu, kendi toplumları için nasıl bir anlam ifade ettiklerini bilmiyoruz.
Yaygın görüş, doğurganlığı ve üremeyi temsil ettikleri. Bazı erkek arkeologlar onları dönemin pornosu olarak bile değerlendirdi. Marija Gimbutas gibi arkeologlar ise onları tanrıça olarak değerlendirdi. Aslında Gimbutas hayatını bu kadın odaklı toplumları incelemeye ve karşılaştırmaya adadı.
Hatta 1960’lı, 70’li yıllarda Gimbutas’ın teorileri, birçok kadının antik tanrıçanın üstünlüğünü ilan ettiği ve kadın merkezli maneviyatı geri kazandırdığı manevi bir tanrıça hareketinin ortaya çıkmasına neden oldu. Hatta bazıları bu tarih öncesi kültüre anaerkil toplumlar demeye başladı.
Patriarkal toplum, erkeklerin ve oğlan çocuklarının kadınlara hükmetme konusunda doğuştan hak sahibi olması anlamına geliyorsa matriarka da kız çocukları ve kadınların erkekler ve oğlan çocukları üzerine doğuştan hak sahibi olması anlamına gelir. Tıpkı bonobolarda olduğu gibi.
Peki, şimdiye kadar arkeolojik kalıntılar ana erkil bir toplumun var olduğuna kanıt sayılabilir mi? Bu soruya evet diyecek kadar kanıtımız yok. Bazılarımız materyal bir dönemi ne kadar özlese de bu dönemi yazan çoğu bilim insanı, Gimbutas dâhil, tanrıçalara tapınmanın kadınların günlük yaşamlarında yüksek bir statüye sahip olduklarını göstermediğini, ana erkillikten bahsetmeye bile gerek olmadığını savundular.
Mantıklı olan bir başka şey, tarihçi Gerda Lerner’ın yazdığı gibi, geleceğin arkeologlarının Avrupa’daki Orta Çağ alanlarını kazmaları halinde Meryem Ana ve diğer azizelerin binlerce heykelini bulacaklarını ve bunun onlara Orta Çağ Avrupası’nın anaerkil bir dönem olduğunu düşünebileceklerini söylüyor. Oysa bunun böyle olmadığını, toplu kadın katliamları olan cadı avlarının bu dönemde yaşandığını biz biliyoruz.
Peki, bu erken insan toplumları anaerkil değilse neydi? Sistem bilimci ve kültürel tarihçi Dr. Riane Eisler bunlara ortaklık kültürleri (partnership culture) diyor. Ortaklık kültürü nedir? Özetle sınıfsızlık, kolektif işbölümü ile kaynakların ortak paylaşımı. Mimariden sosyal ilişkilere, beslenme ritüellerine kadar hayatın her alanına yayılmış, büyük ölçüde çatışmasız eşitlikçi bir toplumsal yapı anlamına gelir.
Çatalhöyük kazılarında önemli bir role sahip arkeolog Ian Hodder’ın kazılar sonrası yazdığı gibi; erkek veya kadın olarak doğmanın statü veya zenginlikte bir fark yarattığına dair hiçbir işaret yok. Savaşla yıkım belirtisi de yok.
Peki, bu bize neyi gösteriyor? Yine Hodder’ın dediği gibi; bağlantının hiyerarşik sıralamadan daha önemli olduğu bir inanç sisteminin var olduğunu…
Tarih öncesi kültürlerin hepsinin erkek egemen olduğu varsayılıyordu ancak Çatalhöyük bu varsayımın sorgulanmasına sebep oldu. Örneğin bu antik insanların kalıntıları, kadın erkek çocuk fark etmeksizin herkesin beslenme düzeninin hemen hemen aynı olduğuna işaret ediyordu. Mezarları ve gömme uygulamaları, kadın ve erkeklerin aynı zenginlikte gömüldüğünü gösterdi. Evleri, uyudukları yerler, toplanma alanları, hepsi Çatalhöyük’te hiyerarşiye dayalı bir düzen olmadığını gösteriyor.
Benzer şekilde Girit’teki Minos Uygarlığı da bu erkek egemen toplumsal düzene karşı çıktı. Minos’ta bulunan kanıtlardan sanat, mimari ve mezarlıklarda eşitlikçi bir yaklaşım görünüyor. Topluluktaki tüm insanlar için drenaj ve sıhhi tesisat gibi dönemin teknolojisine erişimin yanı sıra uyumlu ve huzurlu bir gündelik yaşamı teşvik eden ritüel ve aktivitelerin de eşit bir şekilde paylaşıldığı görülüyor. Tüm bunlar bir ortaklık kültürünün göstergeleridir.
Peki, eğer eşitlikçi ortaklık kültürleri olan pek çok eski medeniyet varsa onlara ne oldu? Dr. Riane Eisler bir söyleşisinde bu ortaklık kültürlerinin, onun egemen kültürler dediği kültürler tarafından sonunda fethedildiğini ve yavaş yavaş aşındırıldığını öne sürüyor.
Dr. Eisler şöyle diyor; “Bu yapı aslında ailelerde başlayan bir egemenlik sistemi. Bu egemenlik hiyerarşik bir sıralamaya dayanıyor. Biz yalnızca iki olasılığı düşünmeye sosyalleşiyoruz. Ya egemen olursunuz ya da egemenlik altına girersiniz. Bu da korku ve zorla destekleniyor.”
Ortaklık toplumlarını aşındıran fetihler yüzyıllar boyunca birçok farklı yerde gerçekleşti. Ataerkil düzenin nerede ve ne zaman gerçekleştiği konusunda akademisyen ve bilim insanları arasında pek çok farklı görüş var. Arkeologlar hâlâ puzzle’ın parçalarını birleştirip gerçekte tam olarak ne olduğunu bulmaya çalışıyorlar.
Ancak her nasıl geliştiyse tarihçi Gerda Lerner, bu yeni uygulamaların yavaş ve organik olarak geliştiğini ve ne erkeklerin ne de kadınların bu ilk tercihlerinin sonuçlarını bilmediğini öne sürüyor. Kadınlar cinsiyete dayalı iş bölümünü kabullendiler ve bunun tarih içinde nasıl bir dezavantaja dönüşeceğini tahmin etmiyorlardı ve çoğu erkek muhtemelen kadınların boyunduruk altına alınmasını bilerek planlamıyorlardı.
Ancak bilerek ya da bilmeyerek patriarkal devletin kalıcı psikolojik hasarının, sınıf ve etnik köken baskısının tarihsel olarak iktidarlar tarafından ellerindeki tüm kurum ve ideolojilerin de yardımıyla “doğal” olarak çerçevelendiğini ve patriarkanın gerçekten de yerleştiğini belirtiyor.
Bu da bizi ilk başta sorduğumuz soruya götürüyor. Patriarka gerçekten doğal mı? Önce yazı boyunca öğrendiklerimizi bir gözden geçirelim.
1. En yakın primat akrabalarımız şempanzeler ve bonobolar hem patriarkal hem de matriarkaldı. Bazı bilim insanları bunu homo sapiensin her iki biçimde de gidebileceğine kanıt olarak gösteriyor.
2. En eski insan topluluklarında ataerkillik görünmüyordu. Anaerkillik de yoktu. Eşittiler ve hiçbir hiyerarşik ayrımın olmadığı “ortaklık kültürü” içinde yaşıyorlardı. Yine birçok bilim insanı bunu insanların doğal olarak ataerkil olmadığına kanıt olarak gösteriyor. Egemen kültürler, tüm dünyada ortaklık kültürlerini devirmiş gibi görünüyor. Uzun bir patriarkaya dayalı tarihimiz var.
Patriarka insan yaşamının doğal yolu mu? Kişisel görüşüm, doğal olmadığı. Başka bir yolun seçilebileceği. Çünkü insanları cinsiyetleri, sınıfları, inançları ve etnik kökenlerine göre hiyerarşinin belli noktalarına koyan bu egemenlik kültürünün başka neler getirdiğini biliyor musunuz?
Tüm dünyada ve her toplumda mevcut olan salgın hastalıklar, artan psikolojik rahatsızlıklar, madde kullanımı ve intihar oranları, birçok canlının neslinin tükenmesi, doğa katliamları, iklim krizi, çocuk işçiliği, insana zulmeden sosyal hiyerarşiler, birbirinden farklı görünen, farklı davranan veya farklı düşünenlere; kadınlar, erkekler ve toplumsal cinsiyet kimlikleri ikili cinsiyet kalıplarına uymayanlara yapılan baskı, zulüm, katliamlar, en temel haklarından mahrum bırakma…
Bunlar kabul edilebilir şeyler değil ve çocuklarımıza bırakacağımız dünya böyle bir yer olmamalı. Peki, sizin görüşünüz ne? Yorum kısmında bu konudaki düşüncelerinizi paylaşırsanız çok memnun olurum.
Patriarkanın nereden geldiğine dair tarihe sorular soracağımız bir sonraki yazımızda görüşmek üzere.
İlkay Akgün MCMULLEN
Aynı konulu bir önceki yazıma buradan ulaşabilirsiniz!
KAYNAKLAR:
1. Ian Hodder, Çatakhöyük Leoparın Öyküsü
2. Ian Hodder, Uygarlığın Doğusunda Din, Çatalhöyük Örneği
3. Riane Eisler, Kadeh ve Kılıç
4. Gerda Lerner, The Creation of Patriarchy
5. TDK Sözlük
6. Amy McPhie Allbest, Breaking Down Patriarchy
7. Sally Hines, Toplumsal Cinsiyet Akışkan mıdır? 21. Yüzyıl İçin Bir Rehber







Fenise
Çatal höyük
İlkay
Evet Fenise Hanım. Çatalhöyüklüler’in torunu olarak aldığınız bu mirası sürdürdüğünüzü görmek bizi gururlandırıyor. Sevgiler
Pingback: 3- NEREDEN ÇIKTI BU PATRİARKA? – Matriarkanın İzi