
İnsanlığın ilk yazılı yasalarının bundan 4000 yıl önce yazıldığını ve hayatımızı hâlâ etkilediğini biliyor muydunuz? İnsanlığın ilk hukuk kanunlarından biri olan Hammurabi Kanunlarını duymayanımız yoktur. Dönemin insanlarının toplumsal hayat hakkında ne düşündükleri ve toplumsal hayatı nasıl düzenledikleri konusunda bize inanılmaz ipuçları veriyor. Bundan önce antik atalarımızın ne düşündükleri, toplumlarını nasıl düzenledikleri konusunda arkeolojik kalıntılara ve tarihi eserlere bakıyor, toplum hayatlarına dair çıkarımları bu kalıntılardan doğru yapıyorduk. Tıpkı bir önceki yazımızda bahsettiğimiz Çatalhöyük ya da Minos Uygarlığı’nda olduğu gibi. Ama şimdi, Sümerler’den itibaren kesinlikle biliyoruz; çünkü YAZMIŞLAR!
Üzerinde yaşadığımız coğrafyanın çok çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapmış olması nedeniyle bize yabancı olmayan bir gözlemden bahsedelim. Dolaştığımız bazı eski yerleşim bölgelerinde mimari aracılığıyla o yerin tarihini okuyabiliyoruz. Örneğin yukarıda yer alan görsele bir bakalım. İstanbul’da bulunan bu bina sayesinde şehri önce Romalıların kurduğunu, onlardan sonra şehre Bizanslıların hâkim olduğunu, daha sonra Osmanlılar ve son olarak da günümüz Türkiye’sinin tüm bu uygarlıkların üzerine kurulmuş olduğunu gözlemleyebiliyoruz.
Sosyal yapılar, fikirler ve daha birçok insan uygulaması da böyle gelişiyor. Özellikle bunlar yazılmışsa. Şöyle bir örnek verelim: Diyelim ki bir insan yaşadığı toplumda bir gözlem yapıyor ve diyor ki: “Gözlemlerime göre insanların farklı yetenek ve kabiliyetleri var, farklı yetenekteki insanlar farklı işler yapıyor.” Diğer insanlar bu gözlemi mantıklı bulup bunu yazıyorlar. Sonraki nesil bunu bir adım ileri götürüyor ve diyorlar ki: “İnsanların sadece yetenekli olduğu işleri yapmasına izin verilmelidir.” Ve farkına varmadan sadece üç nesil sonra, belli kişilerin ne yapmasına izin verilip verilmemesine dair çok katı toplumsal kurallar ortaya çıkıyor. Her fikir tıpkı görselimizdeki bina gibi üst üste konularak ve değişerek birbirinin yerini alıyor. Bir süre sonra, ilk başta bu fikirleri kimin ortaya attığını kimse hatırlamıyor bile. Miras aldığımız fikirleri sorgulamadan benimsemek ise çok kolaydır.
Örneğin; temel olarak belirli etnik grupların tembel, güvenilmez veya saldırgan olduğu yönündeki atasözü ve deyimlere kadar sızmış, ırkçılık üreten kolektif yargılara bakalım. İnsanların zihnine o kadar yerleşmişlerdir ki bazen işledikleri cinayetlere mazeret olarak bile sunulabiliyor. 2024’te Gaziantep’te gürültü yaptığı iddiası ile on yaşındaki çocuğu öldüren fail Müslüm Taşkın’ın ifadesindeki gibi… Müslüm Taşkın ifadesinde şöyle demişti: “Ben çocukları Suriyeli zannediyordum. Türk çocukların bu kadar terbiyesiz olduğunu bilmiyordum.” Ya da köleliğin, toplumsal cinsiyet kalıplarının yüzyıllarca doğal ve normal kabul edilmesi de bu kalıp yargıların sorgulanmadan kabul edildiğine örnek olarak verilebilir.
Şehirler ve sosyal yapılar hakkında başka bir şey daha: Mardin, son dönemlerde özellikle iç turizmde oldukça ilgi çeken ve sık ziyaret edilen şehirlerimizden biri. Biz de Mardin’e ziyaretimiz sırasında Mardin Müzesi’ne daha yakın bir yere park edebilmek için aracımızla o dar sokaklara girme hatasına düştük. Bir yerde araç sıkıştı ve iki taraftaki aynalar duvarlara sürtünerek hasar aldı, aracın bazı yerleri çizildi. Bu eski şehirleri kuran insanların farklı ihtiyaçları ve gündelik hayatları vardı ve şehirlerini bu ihtiyaçlara göre kurmuşlardı. Ancak yıllar içinde şehirlerin yeni sakinleri; ihtiyaçları ve alışkanlıkları değişmesine rağmen aynı temeller üzerine kendi yerleşimlerini inşa etmişlerdi. O sokaklar diri ya da ölü insanlar için yapılmıştı. Sokak genişliği; yaşayanların yürüyebileceği ve ölülerin tabutlarının geçebileceği genişlikte ayarlanmıştı. Belki en fazla bir yük hayvanı için uygundu ama bizim büyük aracımıza göre değil.
Fikirler, yasalar, kurallar, inançlar da böyle. Bugün içinde yaşayan insanların ihtiyacını karşılamayan; dar, kısıtlanmış hissettiren ve gündelik hayat pratiklerimizle uyumlu olmayan sistemler de yaşadığımız toplumlarda var olabilir. İster binalar, şehirler olsun ister fikirler, kurallar… Bunlar günümüzden binlerce yıl önce inşa edildi, inşası binlerce yıl sürdü ve bugün temellerini kimin attığını, nasıl başladığını bile bilmiyoruz. Bunları değiştirip günümüz insanının ihtiyaçlarına göre düzenlemekten çekiniyoruz, korkuyoruz. Ama bunların sağımızı solumuzu çizip neredeyse hepimizi incittiği de bir gerçek.
Şimdi patriarkanın toplumsal yapısına bir bakalım. Önce iyi haberi verelim: Patriarka bundan bin yıllar önce inşa edildi. Temellerini kimlerin attığı ile ilgili bir bilgimiz yok; bu yüzden yaşayan hiçbir insan bundan sorumlu tutulamaz. Açık söyleyelim: “Beyler! Patriarkayı siz icat etmediniz. Suçlu değilsiniz!” Ama sistemlerin kuruluşundan sorumlu olmasak da o sistemlerle ne yaptığımızdan hepimiz sorumluyuz.
Şimdi bizim de topraklarımızın bir kısmının yer aldığı, medeniyetin beşiği olarak kabul edilen Mezopotamya’ya gidiyoruz. Dicle ve Fırat nehirleri arasında yer alan bu bölge, birçok antik uygarlığa da ev sahipliği yapmıştır. İnsanların kendilerini karmaşık toplumlar hâlinde örgütlemeye başladıklarına dair yazılı kanıtlar da bu bölgede bulunmuştur. Mezopotamyalılar çeşitli ürünleri üretmede ve bu ürünleri uzak coğrafyalara götürüp ticaret yapmakta uzmanlaşmışlardı. Bu, insanların servet biriktirmesine ve ekonomik koşullarına dayalı hiyerarşiler (sınıflar) oluşturmasına yol açtı. Hiyerarşinin tepesinde krallar ve askeri liderlerden oluşan bir elit erkek grup vardı; en altta da köleler. Peki ya kadınlar?
Bildiğimiz ilk yasaların yazılmasından önce kadınlar boyunduruk altına çoktan alınmıştı. Mezopotamya hukukundaki cinsiyet yapılarını şu üç başlıkta toplayabiliriz:
1. Erkekler toplumun yapı taşıydı. Her hanenin başında hanede bulunanlardan sorumlu bir erkek vardı.
2. Erkekler kadınları belli işlerden ve mesleklerden dışlıyorlardı.
3. Kamusal eğitim sistemi yeni kurulmuştu. İnsanlara okuyup yazmayı öğreten okullar yeniydi ama erkekler kadınları bu eğitime erişimden mahrum bırakmıştı.
Peki kadınlar bu yasalara karşı çıkıyorlar mıydı? Belli ki çıkıyorlarmış. Çünkü MÖ 2000’lerde, Sümer Kralı Urukagina zamanından günümüze kalmış yasa maddesi şöyle diyor: “Bir kadın bir erkekle saygısızca konuşursa ağzına pişmiş tuğla ile vurulur.” Bunu yazan Sümerlerden sonra durum daha da kötüye gidiyor. Kral Hammurabi, MÖ 1792’den 1750’ye kadar Babil’de yaşadı ve Mezopotamya’yı başarıyla yöneten en ünlü Babil kralı idi. Ünü de günümüze büyük bir kısmı sağlam olarak ulaşan Hammurabi Kanunlarından gelir. Bu kanunlar sonraki uygarlıkların düzenlediği kanunlara, hatta kutsal kitaplara model olmuştur.
Hammurabi Kanunlarından birkaç örnekle devam edelim: “Eğer bir adam başka bir adamın gözünü çıkarırsa gözü çıkarılır. Eğer bir adam başka bir adamın kemiğini kırarsa kemiği kırılacaktır. Eğer bir adam başka bir adamın dişini kırarsa dişi kırılır. Bir kişi hırsızlık yaparsa eli kesilir.” Tanıdık geldi mi? Başka toplumsal yasalar veya inanç metinleri de Hammurabi Kanunları üzerine inşa edilmiş olabilir mi?
Buradan işlerin kadınlar için daha da kötüleştiği Asur yasalarına geçelim. MÖ 1450-1250 arasında Asurlularca geliştirilmiştir. Özellikle evlilik, hamilelik, cinsel ilişkiler ve aile içi ilişkilere dair katı kurallar getirir ve kadınlara karşı ağır hükümler içermektedir. İşte birkaç örnek: “Bir erkek karısını kırbaçlayabilir, saçını yolabilir, kulaklarını ezip yok edebilir ve bu nedenle herhangi bir sorumluluğu yoktur. Ancak göğüslerinin yırtılması, burnunun ya da kulaklarının kesilmesi bir yetkili tarafından yapılmalıdır.” Göğüslerin yırtılması, kulakların ve burnunun kesilmesi kamu cezası hâline gelmiş ama bir erkek karısını istediği gibi kırbaçlayabilir, saçını çekebilir, vurabilir, etini morartabilir, delebilir, ezebilir; bunlardan dolayı suçlanamaz.
Başka bir madde ise şöyle: “Bir adamın karısının başka bir adamla dedikodusu yapılırsa ancak kadın diğer adamla yakalanamazsa kadın kocası için nehre atılır.” Kadınlar kocalarının malı olarak kabul edilirdi; bu yüzden bir kadın zina yaparsa öldürülürdü. Eğer kadının başka bir erkekle dedikodusu yapılır ama ispat edilemezse kadın nehre atılır; kurtulursa suçsuz, ölürse suçlu olduğuna kanaat getirilirdi. Nehir, geniş yatağında salına salına akan Dicle ise ve yüzme biliyorsa bir ihtimal kurtulma şansı vardı. Ama yatağı dar, debisi yüksek Fırat’a atıldı ise yüzme bilse de kurtulma şansı neredeyse hiç yoktu.
Tanıdık geldi mi? Sizin de aklınıza bugün hâlâ işlenen ev içi şiddet suçu ve bunun çoğu insan ve yetkililer tarafından “aile içi mesele” olarak değerlendirilmesi ve normalleştirilmesi geldi mi? Türkiye’de 1988 tarihinde çıkan 4320 sayılı yasaya kadar kadın ve çocukları ev içi şiddete karşı koruyan bir yasa yoktu. Bu da demek oluyor ki 1988’e kadar bir erkek yasal olarak karısını ve çocuklarını dövebilirdi. 2012’de çıkarılan 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun; 1988’de çıkan yasanın yetersizliği ve İstanbul Sözleşmesi’nin getirdiği yükümlülükleri uygulamaya geçirmek amacıyla çıkarılmıştır.
Ancak hâlâ güvenilir bir şekilde uygulanmıyor. Bugün hâlâ 49 ülkede ev içi şiddeti yasaklayan bir yasa yok ve 112 ülkede evlilik içi tecavüz suç olarak kabul edilmiyor. Yasaları değiştirmedeki zorluk; bu ülkelerde erkeklerin neredeyse tüm hükümet yapılarını oluşturması ve yasa yapıcıların neredeyse tamamının erkek olmasıdır. Kadına karşı şiddet toplumsal olarak o kadar normalleştirilmiştir ki yasaları değiştirmeyi bir kenara bırakın; mücadeleler sonucu elde edilmiş, kadını, çocuğu ve tüm aile bireylerini şiddete karşı koruyan hâlihazırda sahip olduğumuz yasaları dahi geri çekmeye oldukça hevesli görünüyorlar. En yürek burkan kısmı ise erkeklerin kadınları dövdüğünü görerek büyüyen kız çocuklarının bunun normal olduğuna, şiddeti hak ettiklerine inanarak büyümeleri.
Tekrar Asur yasalarına dönelim ve başka bağlantılar bulabilecek miyiz bakalım. “Eğer bir kadın kendisi düşük (kürtaj amacıyla) yapmasına neden olur ve aleyhine delil getirilirse kazığa oturtulur ve gömülmez.” Bu kültürün bebekleri önemsediğini, bu nedenle cezaların bu kadar ağır olduğunu düşünebilirsiniz. Ama Asur yasaları, istenmeyen bir bebeğin —ki bu genelde kız çocukları olurdu— babanın onu doğaya bırakıp ölmesine izin verebileceğini de belirtir. Bu bir suç bile sayılmazdı. Ama bir kadın kürtaj maksadıyla fetüse zarar verirse vatana ihanet suçlarında verilen kazığa oturtulma ve gömülmeme cezası verilirdi.
Gerda Lerner bunu şöyle açıklıyor: “Kendi kendine kürtajın vahşice cezalandırılması, kralların ve devletin gücü ile ataerkil aile reisinin eşleri ve çocukları üzerindeki gücü arasındaki bağlantıyla ilgilidir. Babanın bebeklerinin yaşamları üzerinde karar verme hakkı toplumsal düzeni korumakla eş değer tutulur. Kadının böyle bir hakkı gasp etmesi artık vatana ihanetle veya krala saldırıyla eş değer görülüyordu. Kadın cinselliğinin kontrolü bir devlet düzenlemesi meselesi hâline gelmişti.”
Şimdi bu temel üzerine hangi yasalar inşa edilmiş olabilir? İstenmeyen bir gebelik meydana geldiğinde ne olacağına karar verme hakkı kimde olacak? Hamile olan ve ömrünün büyük bir kısmında o çocuğa bakım, koruma ve gelecek sağlamakla yükümlü bir kadın mı, yoksa onunla hiç tanışmamış, tanışma ihtimali dahi olmayan bir grup erkekten oluşan devlet mi? Bu arada kürtaj istatistiklerine baktığımızda, en yüksek oranın 45-49 yaş arası, evli ve hâlihazırda beş veya daha çok çocuğa sahip kadınlar olduğu bilgisini verelim.
Tüm bunlardan sonra aklıma şöyle bir soru geliyor: “Ya Mezopotamyalılar gebe kalabilen tek taraf kadınlar olduğu için bu kararın da onlara ait olduğunu söyleseydi? Ya yasaları; kadın, erkek herkesin yasa önünde eşit olduğunu söyleseydi? Hiçbir koca karısının saçını yolamaz, kulaklarını ezemez, onu kırbaçlayamaz, vuramaz, etini sıkıp morartamaz; hatta kimse kimseye vuramaz deseydi? O en eski yazılı yasalar eşitlikçi olsaydı, bugünkü toplumlarımız da o temelden şekillenerek daha eşitlikçi bir biçimde evrimleşebilir miydi?” Bence kesinlikle EVET.
O temel taşlar döşenirken seçimler farklı olsaydı bugün her şeyin ne kadar farklı olabileceğini merak ediyorum. Elbette geri dönüp o temelleri değiştiremeyiz ama üzerine bir şeyler inşa etmekten ve onu sürdürmekten vazgeçebiliriz. Bugünkü ihtiyaçlarımızı karşılayabilecek, hepimizi güvende tutacak ve hepimize hareket alanı sağlayacak yeni bir şey inşa edebiliriz. Bütün insanlık ailesi için…
Bir sonraki yazımız inanç temelli metinler ve patriarka ilişkisi üzerine olacak. O zamana kadar patriarkayı gündelik hayatımız içinde nerelerde yaşatıp aktardığımız konusunda düşünmenizi ve paylaşmak isterseniz de yorumlarda bizimle paylaşmanızı rica ediyorum. Şimdilik HOŞÇAKALIN.
İlkay Akgün MCMULLEN
KAYNAKLAR
1. Gerda Lerner, The Creation Of Patriarchy
2. Mesut Alp-Gülriz Kozbe, Antik Mezopotamya’da Kadın, Söyleşi
3. dergipark.org.tr, Sümer Toplumlarında Hukuk
4. sadab.org, Babil Hukuku ve Hamurabi Kanunları
5. Prof. Dr. Emin Bilgiç, eski Mezopotamya Kavimlerinde Kanun Anlayışı ve An’anesi
6. Amy McPhie Allbest, Breaking Down Patriarchy
Aynı konulu önceki yazılarım için;






