Bir Kadının Uyanışı

adminKültür - Sanat6 hours ago39 Views

Bir yandan kahvesini yudumluyor, bir yandan balkon pervazında duran o yapay yeşilliği suluyordu kadın. Her sabah. İstisnasız.
İnce belli çay bardağını yarısına kadar dolduruyor, plastik yaprakların arasına yavaşça döküyordu suyu. Damlalar, kökü olmayan o sahte toprağın üzerinde bir an parlıyor, sonra sessizce akıp gidiyordu.
Belki bir mucize olurdu, belki bir sabah o sert, naylon dokunun arasından gerçek bir tomurcuk utanarak baş verirdi.


Günler geçti…
Sonraki gün, sonraki gün, haftalar ve aylar… Mevsim değişti fakat kadın değişmedi.
Her sabah aynı heyecanla eğildi o yapma çiçeğe. Yaprakları uzamıyordu ama kısalmıyordu da. “Bak,” diyordu kendi kendine, “Hiç değilse solmuyor.”


İnsan bazen gerçeği görmektense, solmayan bir yalanın içinde kalmayı tercih ederdi çünkü.
O plastik bitkiye verdiği suyun aslında bir çiçeğe değil, içinde bulunduğu ilişkiye aktığını fark etmesi oldukça uzun sürdü. Yaşadığı tam da o bitki gibiydi.
Parlak, düzgün, dışarıdan bakınca “Ne kadar güzel yakışmışlar” dedirten ve fakat kökü, toprağı olmayan. Cansız…


Aslında heyecanla başlamıştı her şey. Aşkla, tutkuyla, uzun mesajlarla, sabaha kadar konuşmalarla… Sonra yavaş yavaş görmezden gelinmeler başladı. Cümleler kısaldı, ses tonları değişti, beklemeler uzadıkça uzadı.
“Zamanla düzelir,” diyordu kadın, telkinleri bu şekildeydi. Bilindik, ezber cümleler;
“Ben yeterince iyi olursam değişir.”
“Biraz daha anlayış gösterirsem çiçek açar.”
Sabrı, ilişkisinin suyuydu.
Susardı, alttan alırdı, kırgınlığını içine gömerdi.
Kendi susuzluğunu unutup, can suyu olmaya çalışırdı sevdiğine.
Oysa canlı bir çiçek suyu içine çekerdi değil mi? Toprağı kabarır, kökleri derine inerdi. Karşılık verirdi toprağa çiçek. Buradaysa hiçbir şey karşılık vermiyordu.


Ne plastik çiçek tomurcuk veriyordu, ne de adam değişiyordu.
Bir sabah aynaya baktı kadın. Uzun uzun…
Gözlerinin altındaki morlukları gördü. Omuzlarının düşüşünü, içine çöken o kuraklığı. Teninde gezdirdi parmak uçlarını.
“Ben ne yapıyorum?” diye fısıldadı. Göz pınarından damlayan bir yaş da eşlik etmişti fısıltısına.
“Çift kişilik yalnızlık olur mu hiç?”
O an, yıllardır yeşermesi için başkasına taşıdığı suyun aslında kendisini kuruttuğunu anladı.


Alelacele soyundu. Duşa girdi.
Ve o gün ilk kez suyu kendine döktü.
Sırtından aşağı süzülen her damla, bir fark edişti. Her damla, bir uyanış.
Beslediğinin bir hayal olduğunu kabul etti sonunda. Kabuk tutmuş kalbinin çıtırtısı geldi kulaklarına.
Ve anladı, plastik bitkiler çiçek açmaz, ne kadar sabırla sulanırsa sulansın… Ne kadar umutla beklenirse beklensin.
Kök yoksa, hayat da yoktu, anladı.


Kadınlar bunu geç öğrenir bazen. Sevgiyi mucize sanırlar.
Oysa sevgi mucize değildir.
Karşılıklı emektir.
Topraktır.
Nefestir.
Canlılıktır.
Ve bazen en büyük cesaret, önce elindeki çay bardağını, sonra sulamayı bırakmaktı.
Çünkü doğru toprağı bulduğunda, bir kadın yalnızca çiçek olmaz, orman olurdu hayata.


Red Sonja

2 Votes: 2 Upvotes, 0 Downvotes (2 Points)

Leave a reply

Sosyal Medya
  • Facebook38.5K
  • X Network32.1K
  • Behance56.2K
  • Instagram18.9K

En Son Yazılarımızdan İlk Siz Haberdar Olun!

E-posta yoluyla bülten almayı kabul ediyorum. Daha fazla bilgi için lütfen şurayı inceleyin:Gizlilik Politikamız

Advertisement

Loading Next Post...
Takip Et
Search Trending
Şimdi Popüler
Loading

Signing-in 3 seconds...