
Tarihsel Bir Kesinti Olarak 1 Mart :
1 Mart 2003, Türkiye siyasal tarihinde yalnızca bir parlamento oylaması değildir. Bu tarih, sermaye birikim rejiminin savaş yoluyla yeniden düzenlenmesine karşı ortaya çıkan toplumsal bir kesinti anıdır. Kesinti kavramı burada tesadüfi bir duraksamayı değil; egemen siyasal-ekonomik hattın sürekliliğini bozan, onu kısa süreliğine de olsa askıya alan tarihsel bir müdahaleyi ifade eder.
Bugün savaşın küresel siyasetin merkezine yerleştiği, otoriter rejimlerin kalıcılaştığı ve toplumsal muhalefetin sessizliğe zorlandığı bir dönemde 1 Mart’ı hatırlamak, geçmişi anmak değil; bugünü anlamanın maddi koşullarını yeniden kurmaktır.
Bu yazı, 1 Mart 2003’ü tarihsel hafızanın başlangıç noktası olarak ele alıp; neoliberalizmin yapısal krizini, savaşın bir yönetim tekniğine dönüşmesini ve otoriter rejimlerin bu krizden nasıl beslendiğini Marksist–eleştirel bir çerçevede tartışmaktadır.
1. Neoliberal Birikim Rejimi ve Savaşın Yapısal İşlevi
Neoliberalizm, çoğu zaman yalnızca “serbest piyasa” ideolojisi olarak ele alınsa da, gerçekte emeğin disipline edilmesini, kamusal alanın tasfiyesini ve devletin sermaye lehine yeniden yapılandırılmasını hedefleyen bütünlüklü bir birikim rejimidir.[1] Bu rejim, kriz anlarında rıza üretmekte zorlandığında, zor aygıtlarını daha görünür ve merkezi hâle getirir.
Savaş, bu bağlamda neoliberal düzen için istisnai bir durum değil; kriz yönetiminin asli araçlarından biridir. Askerî müdahaleler, hem sermayenin küresel hareketini güvence altına alır hem de iç siyasette sınıfsal çelişkilerin üzerini örter. Irak işgali, bu mekanizmanın erken ve çıplak örneklerinden biridir.
1 Mart 2003’te gündeme gelen tezkere, Türkiye’yi bu savaş rejiminin doğrudan bir bileşeni hâline getirmeyi amaçlıyordu. Tezkerenin reddedilmesi, bu nedenle yalnızca ulusal bir karar değil; küresel neoliberal savaş zincirinde beklenmedik bir kopuş anlamına gelmiştir.
2. 1 Mart: Devlet Aklına Karşı Toplumsal Aklın Müdahalesi
Egemen siyasal söylem, dış politika ve güvenlik meselelerini çoğu zaman “devlet aklı” adı altında toplumsal denetimin dışına çıkarır. Oysa 1 Mart süreci, bu söylemin kırıldığı nadir örneklerden biridir. Sokak, meydan, sendikalar ve meslek örgütleri, parlamentonun doğrudan muhatabı hâline gelmiş; devletin savaş tercihi toplumsal baskıyla askıya alınmıştır.
Burada belirleyici olan, hareketin ideolojik homojenliği değil; asgari bir siyasal ortaklaşmanın – savaşa hayır – kurulabilmiş olmasıdır. Bu durum, Marksist anlamda sınıf siyasetinin dar bir örgütsel biçiminden değil; toplumsal vicdanın maddi bir güce dönüşmesinden kaynaklanmıştır.[2]
1 Mart, bu yönüyle, parlamenter siyasetin sınırları içinde gerçekleşmiş olsa da, özünde parlamentonun dışından gelen bir müdahalenin ürünüdür.
3. Neoliberal Kriz ve Otoriter Rejimlerin Yükselişi
Neoliberal birikim rejimi, özellikle 2000’li yılların ortasından itibaren derinleşen krizlerle birlikte, toplumsal rıza üretme kapasitesini büyük ölçüde yitirmiştir. Bu kayıp, birçok ülkede demokratikleşme yönünde bir açılım yaratmamış; tersine otoriter yönetim biçimlerinin güçlenmesine zemin hazırlamıştır.
Bu rejimler için savaş, yalnızca dış politika aracı değil; iç siyasetin yeniden düzenlenmesinin anahtar mekanizmasıdır. Sürekli tehdit söylemi, hukukun askıya alınmasını, muhalefetin bastırılmasını ve emekçi sınıfların disipline edilmesini kolaylaştırır.[3]
Bu nedenle günümüz savaşlarını, yalnızca devletler arası çatışmalar olarak değil; otoriter neoliberalizmin süreklilik stratejileri olarak okumak gerekir.
4. Sessizlik: Bastırılmış Siyasetin Ürünü
2003’te Irak işgaline karşı küresel ölçekte yükselen itirazın bugün aynı güçte ortaya çıkmaması, basitçe “toplumların duyarsızlaşması” ile açıklanamaz. Bu sessizlik, neoliberalizmin uzun yıllar boyunca kolektif siyasal özneyi çözmesinin sonucudur.
Sendikaların zayıflatılması, kamusal alanın daraltılması, siyasetin teknokratik bir yönetime indirgenmesi; toplumsal muhalefeti parçalamış ve siyaseti bireysel tepkilere hapsetmiştir.[4] Böyle bir zeminde savaş, tartışılması gereken bir karar olmaktan çıkar; doğallaştırılmış bir gerçeklik hâline gelir.
Sessizlik bu nedenle pasif bir durum değil; üretim ilişkileriyle doğrudan bağlantılı bir siyasal sonuçtur.
5. Hafıza ve İktidar: 1 Mart Neden Unutturuluyor?
1 Mart 2003’te TBMM’de yapılan gizli oturumun tutanaklarının aradan geçen on yıllara rağmen açıklanmamış olması, hafızanın nasıl bir iktidar meselesi olduğunu gösterir. Çünkü hafıza, yalnızca geçmişi değil; gelecekte neyin mümkün olduğunu da belirler.
1 Mart hatırlandığında, şu gerçek açığa çıkar:
Savaş, zorunlu değildir.
Devlet kararları, mutlak değildir.
Toplumsal müdahale mümkündür.
Bu olasılık, bugünün savaş rejimleri açısından tehlikelidir. Bu nedenle 1 Mart, yalnızca geçmişte kalmış bir olay değil; sürekli bastırılması gereken bir siyasal imkân olarak durmaktadır.[5]
Sonuç: Bastırılmış Olasılığın Israrı
1 Mart 2003, neoliberal savaş rejiminin mutlak olmadığını gösteren tarihsel bir kesintidir. Bu kesinti, bugün otoriterleşme ve savaş sarmalı içinde boğulan dünyaya şunu hatırlatır:
Tarih yalnızca yukarıdan yazılmaz.
Sessizlik doğal değildir.
Savaş kader değildir.
Ve hafıza, bir direniş alanıdır.
1 Mart, bu nedenle yalnızca geçmişin değil; geleceğin de siyasal meselesidir.
Şükriye ERCAN
İç Dipnotlar
[1] Neoliberalizm burada piyasanın “özgürleşmesi” değil, sermayenin emek üzerindeki tahakkümünün yeniden örgütlenmesi olarak ele alınmaktadır.
[2] Bu ortaklaşma, klasik ideolojik birlikten çok, maddi bir siyasal itiraz hattı üretmiştir.
[3] Savaş ve güvenlik söylemi, otoriter rejimlerde sınıf çelişkilerinin üzerini örtme işlevi görür.
[4] Sessizlik, bireysel bir tercih değil; yapısal olarak üretilmiş bir siyasal sonuçtur.
[5] Hafıza, iktidar açısından tehlikelidir; çünkü alternatif bir siyasal düzen ihtimalini canlı tutar.






