
Şiddet her zaman bağırmaz, vurmaz, kırmaz; her zaman tokatla ya da tehditle gelmez. Bazen öperek, överek, hatta alkışlayarak gelir. “Annelik en kutsal görevdir.” “Yuvayı dişi kuş yapar.” “Kadınlar armağandır.” vs. diyerek örtük bir norm dayatmasıyla bulur hedefini. Dışarıdan bakıldığında “Uslu kız çocuğu” “Fedakâr anne” “Namuslu eş” “Uysal, güçlü, güzel kadın” gibi sıfatlar övgü sanılır. Oysa hikâye tam da burada “Makbul kadınlık” mitiyle başlar, “Kutsal anne” arketipiyle taçlanır. Dikkatle bakıldığında görülür ki bu övgüler, kadının benliğini terk etmesi için örülmüş yumuşak zincirlerdir. Genellikle kadın, bu sözümona pozitif güzellemelerin içinde kaybolurken bu yok oluş toplum tarafından alkışlandığı için bir tür teselli ikramiyesine dönüşür ve kadınlar tarafından bile pek de problem olarak görülmez.
“İyi kadın” olmanın bedeli, kadının kendi sesinden vazgeçmesidir bizim gibi toplumlarda. Bu vazgeçiş, koronun yücelttiği seslere uyumlanma, o sesi benimseme/yansıtma, kendisiyle bağını koparır kadının. Kadın kendinden, hayallerinden uzaklaşır, kendi içindeki ses giderek cılızlaşır ve en sonunda tamamen susar. İşte o suskunlukta görünmez şiddet devrededir. Kimse kadını açıkça zorlamamıştır ama o, her gün kendi varlığını biraz daha silmeyi görev biliyordur artık. Görünmez şiddet, susturmakla değil, susturulmaya gerek bırakmayacak bir iç denetim yaratmakla işlemiştir. Mekanizma, bireyi zor yoluyla değil, içselleştirilmiş normlar aracılığıyla kendi kendini disipline etmeye zorlayan, ince bir tahakkümle çalışmıştır. Bourdieu’nün “sembolik şiddet” olarak tanımladığı tam da budur; insanı zorla değil, rızanın içerden örüldüğü görünmez bir sarmalla teslimiyete ikna eden bir yapı. O yüzden pek çok kadın itaat etmeyi kendi seçimi sanır. Oysa günün sonunda erkek merkezli kültürel yapının belirlediği roller içinde, yalnızca tali bir figüre indirgenmiştir. Özneleşme yanılsamasının ardında, derin bir yapısal edilgenlik yatar. Böylece kadın hayatının başrolünü oynadığını sanırken gerçekte kendi hikâyesinde figüran konumuna düşer. Herkes onun hikâyesini sever ama kimse onun özgün sesini duymaz. Evet, kadın her zaman kaba şiddete maruz kalmaz, canına kast edilmez ama canlı canlı bir kalıba dökülüp donmuş bir surete dönüştürülüp çürümeye bırakılabilir! Bir kadının kendini tanıma ve gerçekleştirme şansını elinden almaktan büyük şiddet mi olur?
Günümüzde toplum kadına zaman zaman dalga geçercesine “Kendini gerçekleştir.” de der ama sınırları çoktan çizmiştir. Anneliğin içinde, eşliğin gölgesinde, uyumlu sevgililikte; mümkünse çocuk odasında, mutfakta, başkalarının ihtiyaçlarının gölgesinde. Kadın, başkaları için yaşadıkça ‘erdemli’ susmayı öğrendikçe ‘bilge’ sayılır. Kültür, toplumsal yapı ve inanç sistemi itaati; ‘sevgi’ kendini feda etmeyi ise ‘şefkat’ diye öğretir.
Beauvoir yıllar önce “Kadın doğulmaz, kadın olunur.” demişti. Bu doğrudur ancak kadınlık tanımını patriarkanın gölgesinde, eşitsiz rollerin altında ezilirken yapmak zorunda kalan kadın, kadınlığı da çoğu zaman sistemin ona öğrettiği biçimde, yani eksik ve yanlış öğrenir. Sadece kendi özgürlüğünü değil, özgürlüğün ne olduğunu da sistemin tanımladığı ölçüde kavrar. Çünkü mevcut düzen, kadınların mücadele yollarını bile baştan belirleyen ince ama derin bir siyasetin ürünüdür. Kadın, kendisine sunulan göstermelik özgürlüklerle oyalanırken oyun kurucuların ona yalnızca kenarda, kontrol edilen bir alan bıraktığını fark etmeyebilir. Eril güç yapılanması, kadınlığın her alanına nüfuz eder; bedenden siyasete, cinsellikten iş hayatına kadar tüm sahalarda kadınları kendi kurallarına göre biçimlendirir. Kabul gören makbul bir kadın olmayı mutlaka bir erkeğin (baba-eş-sevgili-devlet vs.) denetimine bırakır. Güzellik normlarını bir baskı aracına dönüştürerek kadını tek tip bir beden algısına hapseder; varoluşunu neredeyse bir güzellik yarışından sağ çıkıp çıkmamaya indirger. Siyasete girmek isterse erkekleşmeye zorlanır; cinselliğini yaşamak isterse damgalanmanın ağırlığını taşımaya mecbur bırakılır. İş hayatında var olmak ve ekonomik bağımsızlık kazanmak istediğinde ise eşit konumdaki bir erkekten katbekat fazla bedel ödemesi beklenir. Bedeninden, ihtiyaçlarından, arzularından utanması normalize edilir.
Elbette tüm bunların sorumluluğu kadınlara yüklenemez. Oyun kurucu ve yasa koyucu olamadıkları, kuralları belirleme gücünü ele geçiremedikleri, hiçbir zaman tam olarak dahil edilmedikleri, bu erkek merkezli düzende, aslında hiç sahip olmadıkları “seçme haklarını” kullandıklarını sanmaları nasıl onların suçu olabilir ki?
İşte bu yüzden övmeyin efendiler bizi, güzellemeyin! Bilin ki erkeklere tanınan tüm haklar, özgürlükler ve seçim olanakları kadınlar için eşitlenene kadar, bizler hem görünür kaba şiddetin hem de inceltilmiş, güzellenmiş sinsi-sembolik baskı mekanizmalarının karşısında durmaya ve mücadeleye devam edeceğiz. Toplumsal olarak “kutsal” addedilen roller ve beklentiler, bize ne vaadederse etsin, biz kendi öz sesimizi keşfetmekten, kendi kimliğimizi inşa etmekten vazgeçmeyeceğiz.
Kadınlar olarak varoluşumuzu ve öznelliğimizi yeniden tanımlama arayışımız, hiçbir kültürel dayatma ve sınırlama tarafından sekteye uğratılamayacak.
FOND @FondCaa
Önerilen Okumalar:
Deniz Kandiyoti – Cariyeler, Bacılar, Yurttaşlar (Türkiye’de kadın kimliklerinin dönüşümünü inceler; “iyi kız” ve “makbul kadın” kalıplarını tarihsel bağlamda tartışır.)
Ayşe Gül Altınay – Vatan Millet Kadınlar (Kadınların “fedakâr, uyumlu, makbul” rollerle ulus-devlet ideolojisine nasıl eklemlendiğini gösterir.)
Judith Butler – Cinsiyet Belası (Gender Trouble) (Toplumsal cinsiyetin performatif doğasını tartışır; “iyi kız” kalıplarının nasıl üretildiğini anlamak için temel bir kaynak.)
Elisabeth Badinter – Kadınlık mı Annelik mi? (Anneliğin “doğal” değil, kültürel olarak inşa edilmiş bir mit olduğunu tartışır.)
Ceylan Akgün – Annelik ve Feminist Bellek (Annelik söylemlerinin kadınları tam zamanlı görev olarak görünmez bir tahakküm altına soktuğunu vurgular )
Naomi Wolf – The Beauty Myth (Kadınların “güzel, uyumlu, makbul” olma baskısını eleştirir.)
Mary Pipher – Reviving Ophelia: Saving the Selves of Adolescent Girls (Genç kızların “uslu, uyumlu, sevimli” kalıplara sokulmasının psikolojik etkilerini inceler.)
Matthew Damilola Omojemite ve ekibi – Gender Stereotyping and Social Norms (Toplumsal cinsiyet stereotiplerinin kadınları “uyumlu, destekleyici” rollere hapsettiğini ve bunun nasıl eşitsizlik yarattığını analiz ediyor.)
Pierre Bourdieu – Erkek Egemenlik (“Sembolik şiddet” kavramını ortaya koyar kültürel değerler ve övgüler yoluyla kadınların kalıba sokulmasını tartışır.)
Simone de Beauvoir-İkinci Cins (Feminist literatürün temel taşlarından. Kadınların tarih boyunca öteki olarak konumlandırılmasını, “iyi kız” ve “makbul kadın” kalıplarının nasıl üretildiğini tartışır. Özellikle çocukluk, genç kızlık ve annelik bölümleri “uslu kız” stereotipinin tipinin nasıl toplumsal normlarla dağıtıldığını gösterir.)






