
Merhaba sevgili okur… Bilindiği üzere, 25 Kasım sadece takvimde yer alan herhangi bir gün değil, öldürülen kadınların isimlerinin taşlara kazındığı, hayatta kalanların seslerini ısrarla yükselttiği, bizimse içimize attığımız öfkeyi kolektif mücadeleye dönüştürdüğümüz bir gün. Kadına yönelik şiddetin sadece bireysel bir trajedi değil, sistemli bir iktidar düzeni olduğunu hatırlatan da bir gün ayrıca!
Bu yıl, 25 Kasım’a başka bir başlangıç eşlik ediyor: “Matriarkanın İzi”.
Matriarkanın İzi, dijital bir mekândan ibaret değil; bir hafıza, bir itiraz ve bir dönüşüm alanı. Burada, biz kadınlar sadece anlatmayacak; iyileşecek, güçlenecek, paylaşarak çoğalacağız. Burada söz, erkek şiddetinin gölgesinden sıyrılıp kadınların iradesine, nefesine, bedenine ait olacak. Çünkü kadınların yaşam mücadelesi, yalnızca fiziksel bir hayatta kalma savaşı değil; ruhun, bedenin, emeğin ve özgürlüğün sömürülmesine karşı bir direniştir de.
Bugün kadına yönelik şiddeti anlamak için olaylara değil, erkek egemen sistemlerin köklerine bakıyoruz. Fail, yalnızca bir birey değil; ataerkil normların, mülkiyetçi ilişkilerin “namus” adı altında kadın bedenini denetleme kültürünün taşıyıcısıdır. Bu yüzden kadın cinayetleri çoğu zaman evin içinde, “sevgi” kisvesine bürünmüş kontrol davranışlarının gölgesinde işlenir.
En çok terk eden kadınlar öldürülür mesela… Çünkü erkek, hayatından çıkan kadını hâlâ kendisine ait sanır. Mülkiyet kavramına kadın ve çocukların da eklemlenmesi erkeğin kadını ve çocukları özel mülkiyeti olarak görmesine neden olur. Mülkiyetini kaybetmenin öfkesiyle saldırganlaşan erkek, çoğunlukla şiddeti bir geri kazanma aracı olarak kullanır.
Kadınlar namus bahanesiyle öldürülür en çok. Çünkü bu, toplumun ve devletin makbul gördüğü bir sebeptir. Bir erkek kadından kurtulmaya niyetlendiyse en iyi bahanesi “Namussuzluk yaptı.” olmuştur. Ve çok yazık ki; cezasızlık, her şarjörü yeniden dolduran görünmez bir eldir.
Bizler biliyoruz ki, şiddeti sadece “Kahrolsun!” diye lanetlemek yetmiyor. Biz kadınların ihtiyacı olan, haklarımızı yasal olarak koruyan bir adalet sistemi, hızlı ve bağlayıcı koruma tedbirleri, ekonomik bağımsızlık politikaları, erk normlarını dönüştürecek eğitim modelleri ve kadınların dayanışma ağlarını güçlendiren yapılardır. Kısacası göstermelik kanunlarla hak verdik değil, sistemsel bir yeniden inşa sürecidir ihtiyacımız olan.
İşte Matriarkanın İzi tam burada devreye giriyor. Bu kapıdan içeri giren her kadın, sadece iyileşmeye değil; birlikte yeni bir toplumsal sözleşme yazmaya geliyor. Amaç, kadınların duygusal ve fiziksel hayatta kalma mücadelesini güçlendirmek.
Evet, bugün 25 Kasım… Bizler, bizi öldüren sessizliği kutsamayacağız. Bizim görevimiz, susmak değil, birbirimizin yanında durarak yaşamak. Çünkü kadınların nefesi özgürleştiğinde, toplum da nefes alır.
Ve kim bilir belki bir gün…
Kadın cinayetlerini anmak için değil, zaferlerini kutlamak için buluşuruz bugün Matriarkanın İzi’nde buluştuğumuz.gibi. Hayatta kalmak mücadelesi ile değil, gerçekten yaşamaya başlamak için
Ve yaşamak özgür ve eşitçe…
Gülcan PANDORA






