
Jina Mahsa Amini’den Armita Geravand’ya, Nagihan Akarsel’den bize uzanan bir yangının hikâyesi
Bir kadın düşünün ki adı bile rejim tarafından yasaklanmış olsun; doğduğunda devlet onu “Mahsa” diye kayda geçirirken ailesi ona Kürtçe “Jina” demiş çünkü bizde isimler de direnişle başlar. Vatandaşı olduğumuz dört devletin dördünde de ana dilimizde eğitim almamız, günlük yaşamda kendi ana dilimizde iletişim kurmamız ve hatta Kürtçe isimler almamız bile yasaklanmıştır uzun yıllar boyunca. Amed’de bir fırına gidip ekmek almak için akşama kadar bekleyen bir amcanın hikayesi Cezmi Ersöz’ün “Bana Türkçe Bir Ekmek Ver” adlı kitabında anlatılmaktadır. Kürtçe konuşmak yasaktır ve yaşlı adamın “Bana bir ekmek ver.” diyebilecek kadar bile Türkçesi yoktur. Saatler sonra Kürtçe olarak ama içinde ‘Türkçe’ sözcüğünü geçirerek “ji min re nanekî bi tirkî bidin,” yani “Bana Türkçe bir ekmek verin.” diyebilmiştir. Jina Mahsa Amini, İran İslam rejimi için sadece ‘baş örtüsü’ yasağını ihlal eden bir kadın değildir. Aynı zamanda ‘Kürt’ kimliği hasebiyle de ezeli düşmanıdır rejimin. Kafasına inen jopun sertliği, sertliğini Jina’nın Kürtlüğü üzerine inşa edilmiş muhalifliğinden alır.
Tarih 13 Eylül 2022’yi gösterdiğinde, Jina Tahran’a akraba ziyaretine gitmiş ve başörtüsünden taşan birkaç tel saçı göründüğü için ahlak polisinin minibüsüne bindirilmişti. Üç gün sonra hastane yatağında, kafatasındaki kırıklar ve beyin kanaması teşhisiyle hayata veda ettiğinde, henüz yirmi iki yaşındaydı. Resmî açıklama “önceden var olan hastalık” oldu; oysa hepimiz biliyorduk ki Jina’yı öldüren ne kalp ne de başka bir organdı; onu öldüren doğrudan devletin kadına biçtiği yerin dışına bir milim çıkma cesaretiydi.
Ölüm haberinin ilk yankısı Sakkız’daki kadınların ağıtlarından geldi. Rojhilat’ın dağ köylerinden, İran Kürdistanı’nın en ücra köşelerinden kalkıp akın akın cenazeye geldiler. Sessizce saçlarını açtılar, sonra makaslarla kesip toprağa bıraktılar usulca; kesilen her tutam saç, bir daha asla boyun eğmeyeceklerinin sessiz yeminiydi. Bu sessizlik günler içinde, önce fısıltıya sonra dalga dalga büyüyen bir haykırışa dönüştü. Sokaklara dökülenler yalnızca yas tutmuyor, aynı zamanda uzun zamandır içlerinde biriken öfkeyi, kuşaktan kuşağa aktarılan acıyı serbest bırakıyorlardı. “Jin, Jîyan, Azadî” cümlesi, ilk kez bu kadar yüksek sesle söylendi ve duvarları delip geçti. Tahran’a, Tebriz’e, İstanbul’a, Berlin’e, New York’a ulaştı; üç kelime, bir dilin en kısa devrimiydi.
Jina’nın ölümünden bir yıl sonra aynı şehirde, aynı metro hattında on altı yaşındaki Armita Geravand başı açık olarak metroya bindi diye sivil kıyafetli ahlak polisleri tarafından işkenceye maruz bırakıldı. Güvenlik kameralarının “arıza yaptığı” o sabah, Armita’nın bilinci bir daha geri gelmemek üzere kapandı. Yirmi sekiz gün boyunca hastane koridorunda bekleyen annesine “kızınız düşmüş” dediler. Oysa Armita düşmemiş, itilmişti. Cenazesi kaldırılırken yine aynı sahne tekrarlandı: Kadınlar yavaş yavaş başörtülerini çözüp yere serdiler ve üzerine basarak yürüdüler çünkü artık o kumaş parçası yalnızca bir bez değil; boyun eğmenin ve boyun eğmeyi reddederlerse de ölümün sembolüydü ve onlar boyun eğmeyeceklerdi.
Nagihan Akarsel’i andığımızda ise hikâye başka bir coğrafyaya, Süleymaniye’nin dar sokaklarına taşınıyor. Jineolojî üzerine yazılar yazan, kadınların tarihini yeniden inşa etmeye çalışan bu Kürt aydını, 20 Ekim 2022 sabahı evinin önünde, kahvesini içmeye fırsat bulamadan vuruldu. Katiller profesyoneldi, kaçışları hızlıydı, dosya hâlâ karanlıkta. Nagihan, Jina’nın ölümünden sonra “Bu devrim dört parça Kürdistan’ı da kapsayacak.” diye yazmıştı. O yazılar bugün hâlâ elden ele dolaşıyor. Bu durum fikirlerin kurşun geçirmez olduğunu bir kez daha kanıtladı.
Bu üç kadının hikâyesi, aslında tek bir hikâyedir: Bedeni üzerinde söz hakkı olmayan bir kadının, o sözü geri almak için ödediği bedelin hikâyesi. Jina başörtüsünün birkaç santimini, Armita birkaç tel saçını, Nagihan birkaç satır yazıyı özgür bırakmak istedi diye hayatlarından oldular. Ama tam da bu yüzden, bugün milyonlarca kadın onların adını her haykırdığında biraz daha özgürleşiyor.
Biz kadınlar, binlerce yıldır aynı telkinlerle büyüdük: “Başını öne eğ, sesini kıs, fazla görünme.” Buna karşı çıkanlarımız dışlanma, şiddet, yalnızlaştırma ve çoğu kez de ölümle karşı karşıya kaldılar. Binlerin suskunluğu bir kıvılcıma baktı her zaman. Jina şahsında tüm İran ve Ortadoğu, Afrika kadınları seslerini tek bir çığlığa dönüştürmeyi başardılar. Kadının saç teli göründüğünde titreyen devlet, aslında kendi temelinin çürüklüğünü gördü.
25 Kasım’da, Mirabal Kardeşler’in Trujillo rejimi tarafından öldürüldüğü o kanlı günden beri, bütün dünyada kadınlar aynı acıyı farklı dillerde anlatır. Biz de bugün, Jina’nın, Armita’nın, Nagihan’ın ve adını sayamadığımız yüzlerce kadının acısını Kürtçe, Farsça, Türkçe, İspanyolca, İngilizce anlatıyoruz; çünkü şiddet evrenseldir ama direniş de öyledir.
Ve hâlâ sokaklardayız. Saçlarımız bazen uzun bazen kısa bazen açık bazen örtülü ama ruhumuz hiçbir zaman kapalı değil. Öfkemiz, yasımızla karışık… Kesilen her saç telinden, susturulmak istenen her sesten yeni bir cümle doğuyor.
BERKEN
20.10.2025






