
25 Kasım yaklaşırken, kalemimi yeniden matriarkanın izine, özgür kadın çizgisinin ortak ruhuna dokunduruyorum. Çünkü kadınların, transların ve tüm özgür öznelerin sesini bastırmaya çalışan bin yıllık erkek egemen uygarlığın karşısında, bizlerin sözü yalnızca bir cümle değil; geçmişten bugüne uzanan bir hafıza, direnen bedenlerin birbirine aktardığı bir güç ve geleceğe sızan bir özgürlük çağrısıdır. Bu çağrı, Mirabel Kızkardeşlerin cesaretinden, Amed’in sokaklarında yankılanan kadın sloganlarından, dağlarda kurulan komünal yaşamın sıcaklığından ve nefret suçlarında yitirdiğimiz transların sessiz ama asil mirasından beslenir. Kalemim, bütün bu seslerin birleştiği yerde; hem yasın hem direnişin, hem kaybın hem umudun ortak damarında akıyor. Çünkü biliyorum ki bizim sözümüz yalnızca acıyı taşımak için değil, yaşamı yeniden kurmak için var. Ve şimdi bu sözle, 20 Kasım’ın ağır hafızasıyla 25 Kasım’ın direniş ruhunu birbirine bağlayan bir yol açıyorum; özgürlük arayışımızın hem kişisel hem toplumsal izlerini bu yolda görünür kılmak için…
20 Kasım: Trans Hafızanın Yasından Direnişine
20 Kasım, transların nefret suçlarında yaşamını yitirdiği yılı anlamaya ve onların izinde mücadeleyi büyütmeye adanmış bir gün olarak bilinir. Yalnızca ölümün kendisine bakmak değil, toplumların trans kimliklere yönelttiği çok katmanlı şiddet biçimlerini görmek için bir kapıdır.
Translar;
• sokakta öldürülür,
• evde şiddet görür,
• devlette yok sayılır,
• ailede dışlanır,
• toplumda düşmanlaştırılır,
• yasada tanınmaz,
• savaş koşullarında hedef alınır,
• kimliklerinde silinmeye zorlanır.
Bu şiddet biçimleri hiçbir zaman tek başına var olmaz. Onların tümü, patriyarka, ulus-devlet, dinî normlar, milliyetçi militarizm, kapitalist sömürü ve heteroseksist zihniyetin ortak saldırı alanlarından doğar. Bu yüzden 20 Kasım, yalnızca bireysel kayıpları değil; sistemsel bir nefret zincirini görünür kılar.
25 Kasım: Kadına Yönelik Şiddetin Kökünü Arayan Bilgelik
25 Kasım ise, üç Mirabel kız kardeşin katledilmesiyle sembolleşmiş olan, kadınların sömürü ve şiddet karşısındaki uluslararası direniş günüdür. Fakat bu günün derin anlamı, jineolojî penceresinden baktığımızda çok daha geniş bir çerçeve sunar.
Jineolojî bize şunu öğretir:
Kadına yönelik şiddet, sadece bir “erkek birey” meselesi değildir; uygarlığın kuruluşundan bu yana süren bir iktidar örgütlenmesinin sonucudur. Kadın bedeni üzerinde kurulan denetim, toplumların nasıl yönetildiğini, devletin kendini nasıl var ettiğini ve ekonominin nasıl şekillendiğini belirleyen temel bir yapıdır.
Dolayısıyla 25 Kasım, yalnızca kadınların uğradığı şiddeti anlatmaz; toplumların erkek egemen akılla nasıl zehirlendiğinin bir teşhisidir.
20 ve 25 Kasım: Kesişen Şiddet Biçimleri, Birleşen Mücadeleler
20 Kasım ve 25 Kasım, birbirinden kopuk alanlar gibi görünse de aslında aynı kökten beslenen şiddet biçimlerinin iki yüzüdür.
Her iki günün ortak noktaları şunlardır:
1. Devlet şiddetinin hedefi olan kimliklerTranslar ve kadınlar, devletin yasalarında, polisin uygulamalarında, yargının pratiklerinde ve toplumsal normlarda sistematik biçimde kontrol altına alınır.
2. Patriyarkanın “tehlikeli özne” olarak kodladığı bedenlerKadınlar, translar ve queer özneler, patriyarkanın düzenine uymadığı için tehdit olarak görülür.
3. Militarist ve milliyetçi zihniyetin ortak saldırısına uğrayanlar.
Savaş politikaları, kimlik ve beden üzerinde daha da artan bir baskı yaratır. Kürdistan’daki trans ve kadın bedenleri bu baskıyı en ağır biçimde yaşar.
4. Ekonomik sömürünün en alt katmanına itilmiş kimliklerHem kadınlar hem translar hem de LGBTİ+’lar; ekonomik güvencesizlik, işsizlik, kayıt dışı emek ve yoksullaştırma politikalarının doğrudan hedefidir.
5. Ortak bir devrimci özneleşme potansiyeli
Her iki kesim de toplumsal dönüşümü mümkün kılan radikal öznellikler üretir.
Tam da bu yüzden 20 Kasım ve 25 Kasım, birbirini tamamlayan iki politik hafızadır. Biri “nefretin kökünü” gösterir; diğeri “şiddetin kaynağını.” Birlikte okunduklarında ise ataerkil uygarlığın en eski ve en yeni biçimleriyle nasıl sürdüğünü anlamamızı sağlar.
AZE DERYA






